16 Aralık 2022 Cuma

MİLLİ MÜCADELE YILLARINA DAİR, GERALİLİ GİRGİN KÖKENLİ DOSTLARA AİT BİR PAYLAŞIM / Atila Girgin

 


MİLLİ MÜCADELE YILLARINA DAİR, GERALİLİ GİRGİN KÖKENLİ DOSTLARA AİT BİR PAYLAŞIM / Atila Girgin

Köy Enstitülü öğretmenlerimizden rahmetli Hüseyin GİRGİN'den aldığımız bilgilere göre; Kirdiler (DUDU*HÜSEYİN) adlı sülalenin Hacı ve Mehmet Ali ad'lı evlatları Cumhuriyet dönemini görememiş, Osmanlı dönemindeki savaşlar esnasında şehit düşmüş sevgili büyüklerimizdir. Askerlikleri boyunca bulundukları cepheler konusundaki bilgiler sınırlıdır. Çanakkale yada önceki savaşlarda şehit düştükleri bildirilmekte olup, güvenilir bilgilere ulaşılamamıştır.


Nüfus kaydı araştırmalarındada bu sülalenin soy kütüğünde Ailenin anne ve babaları olan Dudu ve Hüseyin ile evlatları Hacı ve Mehmet Ali kayıtlarda bulunmamaktadır.
GİRGİN kökenli ailenin soy kütüğü kayıtlarında sıra no;1'de ailenin 3. evladı İsmail, sırada: 2' de ailenin 4. evladı Halil bulunmaktadır. Kayıtlarda ulaşamadığımız önceki büyüklerimizide rahmet ve saygıyla anıyoruz.

Resmi kayıtlardan ulaşılamayan bu güzel insanlar yakınları olan bizlerin gönül ve anılarında herdaim unutulmayanlar arasında saygın yerlerini almaya devam etmektedirler.

​Aynı ailenin soy kütük kayıtlarındaki 1'no: da görünen İsmail GİRGİN nam – ı diğer İsmail Çavuş, hem Çanakkale savaşına katılmış, hem de kurtuluş savaşı yıllarında Batı cephesinde savaşmış, İsmet Paşanın karargah çavuşluğunu yapmış, istiklal madalyalı sevgili büyüğümüzdür. Milli Mücadelemize katkıda bulunan, yaşadığımız toprakların bizlere yurt olarak kalmasını sağlayan tüm kahramanlarımızı rahmet ve saygıyla anıyoruz. Işıklar içerisinde yatsınlar.

Sevgili büyüklerimize ilişkin Oluşturulan fotoğraf galerisinden görsellerle sizleri bir zaman tüneli turuna davet ediyor, anımsanmalarına katkı sunmak istiyoruz.

​Yine aşağıda izleyeceğiniz videoyla hem sevgili büyüklerimizi, hemde değişik cephelerden şehit olup'ta belki vatan topraklarına bile kavuşamadan sonsuzluğa uğurladığımız, şehadete ulaşan askerlerimizi rahmet saygı ve özlemle anıyoruz. Toprakları bol, cennet mekanları olsun.
* * * * * * * * *
İZLEMEK İÇİN BAĞLANTIYI TIKLAYINIZ

https://www.youtube.com/watch?v=apFxKngHe2s&t=12s

15 Aralık 2022 Perşembe

SARAYKÖYDEN YEMEN ELLERİNE GİDEN BİR ASKER: SARAYKÖYLÜ BİR HEMŞEHRİMİZE ...


SARAYKÖYLÜ BİR HEMŞERİMİZE İLİŞKİN HÜZÜN DOLU BİR PAYLAŞIM / Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali

.......................................
Şahidi olduğum bir hadiseyi hüzünlü anmak isterim. 1928 yılında Adliye Vekili sıfatıyla Cumhuriyet Adliyesini teftiş ediyordum.

Denizli'de bir aralık hastaneyi ziyaret etmek istedim. Ziyaret ettim, hem hediyelerimi dağıtıyor, hem de hastaların hatırlarını soruyordum. Bir hasta ile aramda şöyle bir konuşma oldu.

“Hemşeri nasılsın?...”

Saçı sakalı karışmış, perişan bir hal gösteren hasta, dökük dişleri arasından bana birşeyler söyledi. Fakat ben bunları anlayamadım. Arapça mı, Farsça mı, Türkçe mi? Anlaşılmıyordu.

Hasta başını salladı ve sustu.

Doktorlardan öğrendim ki bu adamcağız Denizli' nin Sarayköy kazasından imiş. Henüz Yemen' den gelmiş. Sarayköyde akrabalarından kimseyi bulamamış. Kendi memleketinin havasıyla uyuşamamış ve hastalanarak, hastaneye düşmüş.

Hasta 50 yaşlarında vardı.

Aşağı yukarı Yemen' de 30 yıl kalmış...Orada unutulmuş. Cumhuriyet kurulunca İmam Yahya'nın yardımıyla memleketine dönebilmiş.

Fakat ne dönüş!...

Ana dili Türkçeyi unutacak hale gelmişve özmemleketin havasıyla uyuşamayarak hastanelere düşmüş.

Kim bilir bu gibi kardeşlerden daha nicelerinin haberlerini, ak saçlı ana ve babaları fersiz gözleriyle uzak yollara bakarak, hala beklemektedirler.....
* * * * * * * * *
KAYNAK: Mahmut Esat Bozkurt, Atatürk İhtilali III, sh. 116, Cumhuriyet Yayınları
* * * * * * * * *

7 Aralık 2022 Çarşamba

KADINLAR, BİZİM KADINLARIMIZ / Alper Akçam

 


KADINLAR, BİZİM KADINLARIMIZ / Alper Akçam…


5 Aralık tarihi, hem Dünya Kadın Hakları günü, hem 1934 yılında Türk kadınına seçme ve seçilme hakkının verildiği gün olarak kadınlarımızı onurla, gururla andığımız bir gün…


Emperyalizme karşı bir mazlum milletin, yeryüzünün ilk büyük ve şanlı direnişi Kurtuluş Savaşı’nı tamamlamasından sonra Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gâzi Mustafa Kemal’in öncülüğünde yapılan demokratik değişimlerle, birçok Batı ülkesinden çok daha önce, 5 Aralık 1934 günü, Türk kadınına seçme ve seçilme hakkı verildi ve 17 milletvekillik bir kontenjan ayrıldı…


Kuşkusuz, yalnızca kadın hakları konusunda değil, laik, parasız ve karma eğitim, bağımsız yargı, yasalar karşısında yurttaş eşitliği ve daha birçok konuda önemli değişimlere yol açmış Cumhuriyet Kültür Devrimi sürecinde kadınlarımızın yalnızca “bekleyen” edilgen bir özne olmadıklarını, dişle, tırnakla varlıklarını kanıtladıklarını, Kurtuluş Savaşı’nda da, sonrasında da, Kybele analara, Tanrıça Umaylara yakışan bir duruş ve mücadele sergilediklerini vurgulamakta da yarar olacaktır.


Kurtuluş Savaşı, Anadolu ve Urumeli kadınının tarih sahnesinde var oluşunu kanıtladığı bir şanlı direniş olarak da tarihe geçmiştir. Kurtuluş Savaşı kahramanlarından ve sonrasının devrimci Maarif Vekili, genç yaşta aramızdan ayrılmış Mustafa Necati, savaş yıllarında Çankırı yöresinde rastladıkları bir kağnı kolunu şöyle anlatır:


Biz soğuktan yamçılar altında bile titrerken tek yorganını da arabaya örten bir ninenin çıplak ayaklarıyla karları çiğnediğini görünce içimden takdirle karışık bir merhamet sızladı; arkasına sardığı peştamalı içinde arasına hıçkıran bir çocuğun üzerine bile örtmeden yorganını niçin arabaya serdiğini sormak fikrini duydum (…)


Kar serpeliyor, millet malıdır nem kapmasın evladım!’ dedi ve yorganın uçlarını iyice serdi.” (Alıntılayan Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s. 12)


Bir kısmı İstanbul’dan gizlice kaçırılan, çoğunluğu ise Sovyetler’den deniz yoluyla önce Trabzon’a, arkasından İnebolu’ya gelen cephanenin Ankara’ya doğru sevk işini gerçekleştirenler neredeyse tamamen kadınlardır. 


Birden çok kaynakta yer alan, Kastamonu girişinde gece soğuktan donup kaskatı kalmış, sabahında ölüsü bulunmuş bir kadının kağnısından gelen ağlama sesiyle bulunan yaşamakta olan küçük bebek, (Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s 234), Sakarya Savaşı sırasında yaralanıp Keskin hastanesine götürülen Albay Hulusi (Atak)’ın tanık olduğu bir doğum olayı Anadolu kadınının erkeğinden geri kalmayan mücadeleci ruhunu vurgulayan önemli olaylardır. 


“Cephane kollarında bulunan hamile bir kadın bir erkek çocuk doğurmuştu. Bu kadını hastaneye yatırmak üzere geriye çevirmek istediler. Fakat yorgunluk ve çektiği ıstıraplarla benzi solmuş olan hasta kadın: Cephedeki silah cephane bekliyor, oraya cephane yetiştirmeliyim. Geriye dönemem dedi.” (Alıntılayan Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s. 241)


Amerikalı kadın yazar Ann Biridge’nin Devrim Yolu adlı kitabı da İnebolu-Ankara yolunda silah ve cephane ulaşımını anlatır. “Daha şaşırtıcı olanı bu insanların dörtte üçünden fazlasının kadın oluşuydu. Pembe eteklikli bölgesel giysiler ve parlak çiçekli şalvarlar giyen kadınların bazıları sırtlarına sarılı yükle beraber, kucaklarında emzikli bebeklerini taşıyorlar, bazılarının arkasında ise kaygan çamurda kısa adımlarla yürüyen iki veya üç küçük çocuk bulunuyordu. (…) 


Henüz hiçbir heykeltıraşın taş üzerinde şekillendiremediği, ağır yük taşıyan kadınlar analarının yanında otlayan buzağılar gibi onların ardında yürüyen çocuklara ait heykelleşmiş görüntüler, karlar altında ve dondurucu soğukta yorgun argın yol alacaklardı.” (Alıntılayan, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s. 245)


Fransız Petit Parisien muhabiri Schliklen’in 3 Mayıs 1922 tarihli, beş gün sonra Kuvayı Milliye’ye düşmanca yazılarıyla tanınan Peyamı Sabah’ta yayımlanan gözlemleri de ilginçtir “(…)Sırf kadınlardan oluşan öyle kafilelere rastladım ki, doğrudan doğruya sırtlarında harp eden orduya mahsus obüs sandıkları, yiyecek taşıyorlardı. Bu halkı böyle harekete geçiren hiçbir kanuni mecburiyet değildir.” (Alıntılayan, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s. 246)


Tarihçi Lord Kinross’un anlattıklarını da anmakta yarar olabilir: “Şalvarlı, cepkenli ve yün dolaklı kadınlar kağnılarını dağlardan, tepelerden aşırarak, saatte beş kilometrelik bir hızla yüzlerce kilometre uzaklıktaki cepheye doğru yol alıyorlar, kağnılar Sümerler zamanındaki gibi gıcırtılı sesler çıkararak ilerliyordu. Kadınların çoğu, bebeklerini sırtlarına bağlamışlar. Top mermilerini ve cephane sandıklarını kağnılara yüklüyorlar. Omuzlarına birer mermi yükleyerek taşıyorlar, çoğu zaman çocuklarının yağmurda kalmasını göze alarak, çocuklarının örtülerini yağmurdan korumak için top mermilerinin üzerine dikkatle örtüyorlardı. 


Kağnılar kırılıp yolda kalınca içindekileri sırtlarına yükleyip kilometrelerce taşıyorlardı. Evlerinde kalan kadınlar ise, hayvanlara, araçlara Hükümetçe el konulmuş olmasına aldırış etmeden tohum ekiyor, çapa yapıyor, ekip biçiyor ve savaşan orduya yiyecek yetiştirmeye çalışıyordu.” (Alıntılayan, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s. 247)


Yalnızca cephane taşıma içinde değil, cephede tetik çekerek savaşa katılan kadınlar da vardır. “Yörük Ali’nin adı her tarafta dolaştı. Başına daha çok kızanlar toplandı. Bunlar arasında birçok kadın vardı. Hepsi silahlı idi. Bunlar içindeki Emire Ayşe yaman bir çeteci idi. Çok cesur bir nişancı idi.” (Enver Behnan Şapolyo’dan alıntılayan, Zeki Sarıhan, Kurtuluş Savaşı Kadınları, s. 275) İki oğlunu Kurtuluş Savaşı’nda şehit vermiş Emire Ayşe, Büyük Taarruz’dan sonra binbaşı rütbesine kadar yükselmiştir.


Kurtuluş Savaşı’na gönüllü hemşire olarak katılan Halide Edip sırasıyla onbaşı, çavuş ve başçavuş rütbelerini almıştır.


Bir subayın eşi olan Erzurumlu Kara Fatma, kocasının ölümünden sonra kendisi savaşa katılmış, müfreze komutanı olarak 1. ve 2. İnönü savaşlarında birliğinin başında yer alıp üsteğmenliğe kadar yükselmiştir. Kendisine bağlanan üsteğmenlik maaşını da Kızılay’a bağışlayan bu kahraman kadın yoksulluk içindeyken 1955 yılında kendisine yeniden maaş bağlanır ve bir yıl sonra 1956 tarihinde de ölür. Kurtuluş Savaşı kahramanları arasında savaşta vurularak ölen Halil Efe’nin eşi Gördesli Makbule’nin adını anmadan geçmek olmayacaktır. Tarsuslu Kara Fatma diye de bilinen Adile Hala da sekiz kişilik çetesiyle Afyon savaşlarına katılmıştır.


22 Mayıs 1922 tarihli İstanbul mitingi konuşmacılarından olan üniversite öğrencisi Saime de hakkında tutuklama kararış çıkınca Ankara’ya geçmiş, cephe gerisinde haber alma işlerinde çalışmış ve İzmit’te yaralanmıştır.


Pembe eteklikleriyle, parlak çiçekli şalvarlarıyla yabancı yazarların gözüne girebilmeyi başarabilmiş bu kadınlar, ne yazık ki seksen yıl sonra dahi kendi ülkelerinin geleneğini “çarşaf ve gönüllü kabullenilmiş erkek egemen din baskısı olarak” gören liberal geçinen aydınları tarafından bilinemeyecekler; çünkü onlar, kendi ülke gerçekliklerini Ettienne Copeaux, Eric Jan Zürker gibi Şarkiyatçı Batılılardan öğrenmeyi yeğleyeceklerdir (Bakınız, Anadolu Rönesansı adlı kitabımda medeni kanun vb üzerine açtığımız tartışmalar.)


Cumhuriyet’le birlikte Anadolu’ya geçmiş çoğunluğu asker olan aydın Türk erkeğinin karşısına çıkmış kırsal alandaki kadının kültür ve edebiyattaki yeri de hızla farklılaşmaya başlayacaktır.


Kadının toplumsal yapı içinde yer alma mücadelesinde Nezihe Muhiddin’in çok önemli bir yeri olduğu yadsınamaz.16 Haziran 1923 tarihinde Kadınlar Halk Fırkası kuruluşu için başvurur Nezihe Muhiddin. Bu başvurusu, Cumhuriyet Halk Fırkası’nın henüz adının konmamış olduğu bir erken zamana aittir ve kadınlar seçme ve seçme haklarına sahip olmadıklarından başvurusu geri çevrilince, Nezihe Muhiddin Türk Kadınlar Birliği’ni kurar. O dönem çalışmaları nedeniyle içinde bulunduğu aydın çevre tarafından neredeyse linçe uğratılan Nezihe Muhiddin 1925-1927 yılları arasında Türk Kadın Yolu adlı dergide mücadelesini sürdürmeye devam etmiş, ne yazık ki, yine belli çevreler tarafından kurulan bir komplo ile dergi ve örgütlenme çalışmalarından da uzaklaştırılmıştır…


Kurtuluş Savaşı yıllarına kadar yasalar karşısında neredeyse yok sayılmış Türk kadınına 20 Mart 1930'da belediye seçimlerinde seçme hakkı verildi. 1933'te, Köy Kanunu'nda yapılan değişiklikle, köy heyetine seçilme olanağı da sağlandı. 5 Aralık 1934 tarihinde yapılan milletvekili seçimlerinde seçme ve seçilme hakkı kazanan kadınlara mecliste 18 sandalye ayrılmıştı.


Cumhuriyet dönemi romanında, kadın da etkin bir özne olmak doğrultusunda adımlar atmaya başlar. Kurtuluş savaşı roman ve hikâyelerinin karakterleri arasında kahramanlık gösteren kadınlar, kadın öğretmenler yer alır. Yine de kadın ikincil cins olma, erkek bakış açısıyla anlatılma özelliğinden kurtulamamıştır. Yüzlerce yıllık Osmanlı yozlaşmasının toplumsal yaşamda geri plana ittiği, ikincil cins olarak gördüğü kadının edebiyattaki başkaldırış diyebileceğimiz, hak ettiği eşit cins yerine dönüşünü sağlayan asıl büyük değişim ise ‘Köy Enstitüleri’nin kurulması, bu okullardan çıkan halk kültürünün derin dip dalgaları içinde yetişmiş yazarların ülkede bir yenidendoğuş hamlesi gibi ortaya çıkması ile gerçekleşebilmiştir.


5 Aralık Dünya Kadın Hakları Günü ve Türk Kadınına Seçme ve Seçilme Hakkı Verilmesi Günü olarak kutlarken Halide Edip’ten Nezihe Muhiddin’e kadın hakları için mücadele eden kadınlarımızı da saygı ve minnetle anıyoruz…

Geleceğin aydınlık, onurlu ve mutlu Türkiyesi kadınlarımızın vereceği mücadele ile kurulacaktır…

Selam olsun en az yarımız olan kadınlarımıza…

5 Aralık 2022, Alper Akçam

* * * * * * * * *

KAYNAK: “Alper Akçam” FACEBOOK SAYFASI

* * * * ** * * * *

27 Kasım 2022 Pazar

Tarihi, oyunları, kültürüyle ZEYBEK ve EFE / Kubilay Kızıldenizli

 Tarihi, oyunları, kültürüyle ZEYBEK ve EFE / Kubilay Kızıldenizli


En büyük Efe’miz Atatürk’ün aziz hatırasına’: Efe ve zeybeklerin kökeni sözcükte gizli

Kuşkusuz bir sözcüğün kökeni, içerdiği anlam nedeniyle önemlidir. Özellikle 'zeybek' ve 'efe'nin içerdiği anlamla, Türklerin tarih boyunca edindiği ve kanıtlanmış özellikleri olan kahramanlık, liderlik, fedakârlık, elseverlik gibi sıfatların anlamının aynı olması dikkat çekici.


KUBİLAY KIZILDENİZLİ (YAREN ZEYBEK KULÜBÜ)


Efeler ve zeybeklerden günümüze, sadece gösterişli giysileri, erkeksi dans figürleri ve zaman zaman sazın ama esasen davul ve zurnanın eşlik ettiği içimizi ısıtan müzikleri kaldı. Zeybekler, günümüzün en iyi zeybek dans icracısı olarak kabul edilen değerli Evrim Çetin’in (1) dediği gibi Aydın ve yöresinde doğmuş ve “bir su damlası suya düştükten sonra halkalar halinde Muğla, Denizli, İzmir, Uşak, Burdur, Antalya, Isparta, Afyon, Manisa, Balıkesir, Çanakkale, Bursa, Kütahya ve hatta Kastamonu’ya kadar yayılmıştır.” Bununla birlikte ileride de göreceğimiz gibi doğduğu yörenin Efes ve İzmir olduğunu belirten araştırmacılar da mevcut. Zeybekler, yöre halkı tarafından desteklenip korunmuş, Atçalı Kel Mehmet gibi Osmanlı’ya örgütlü olarak başkaldırarak tüm Batı Anadolu’da başa geçip daha âdil bir vergi sistemi ile halkın çıkarlarını korumuş, kendi zeybek alaylarıyla Osmanlı döneminde yurt savunmasında görev almış ve nihayetinde Yörük Ali Efe ve Demirci Mehmet Efe’nin önderliğinde Batı Anadolu Kuvayi Milliye’yi örgütleyerek Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasında önemli rol oynamışlardır. Bu son tarihsel görevlerinden sonra “düze” inerek Cumhuriyet’le kucaklaşmışlardır.


HALA YAŞAYAN MÜZİKLERİ VE FİGÜRLERİ


Kuşkusuz popüler tarzda yazılmış bu yazı dizisi, okuyucuyu bu konuda tamamen bilinçlendirmeyi hedefleyen bir akademik çalışma değildir. Bununla birlikte bu yazı dizisinde sarf edilen her bir sözcüğün arkasında bilim insanları tarafından yapılmış çalışmaların izi bulunmaktadır.

Bu yazı dizisinde, “zeybekler kimlerdir, hangi sosyal ve ekonomik koşullarda ortaya çıktılar, neden çıktılar, oyunlarına eşlik ettikleri müzikleri ve figürleri neden kurumsal olarak ortadan kalktıktan yüzyıl sonra bile dinleyen ve izleyenleri etkilemeye devam etmektedir” gibi sorulara verilen yanıtlar derlenmeye çalışılmıştır.

Genellikle her araştırmacı öncelikle efe ve zeybek sözcüklerinin kökenini araştırarak Türkçe veya başka bir dil ile bağı olup olmadığına bakmışlar. Bu konuda günümüzde dikkati çeken iki önemli araştırmacı var. Bu araştırmacılar, Onur Akdoğu ve Ali Haydar Avcı’dır. Nitekim bu yazı dizimizde, Onur Akdoğu’nun 3 ciltlik “Bir Başkaldırı Öyküsü Zeybekler, Tarihi, Ezgileri ve Dansları” ve Ali Haydar Avcı’nın “Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi” adlı kitaplarını esas aldık. Yine Sabahattin Burhan’ın “Yörük Ali Efe, Çakırcalı Mehmed Efe”, Ali Haydar Avcı’nın “Atçalı Kel Mehmet İsyanı” adlı kitapları ve Mehmet Ali Türk’ün ‘Aydın Yöresine ait 9/4’lük Zeybeklerde Yöresel ve TRT Ritim İcrâlarının Karşılaştırılması’ konulu yüksek lisans tezi bu yazı dizisine kaynak olmuştur. Kuşkusuz tüm bu araştırmacılar da kendilerinden önce gelen önemli araştırmacılar ve günlük gazetelerden yararlanarak eserlerini meydana getirdiler.


ZEYBEK VE EFE SÖZCÜKLERİNİN KÖKENİ


Zeybek sözcüğünün kökenini Çağataycaya dayandıran araştırmacılar da var, Yunancaya dayandıranlar da ve zeybekler ele avuca sığmadığı için “zıypmak, zıplamak, zeybek” gibi zamanla sözcük evrilmesine dayandıran araştırmacılar da var. Ancak gerçekten de Çağatayca sözlüğünde “kısa boylu, gerdanı ve boynu kısa olan adam” anlamında “zeybak” sözcüğü bulunuyor. Ahmet Vefik Paşa’nın sözlüğünde ise “hafif tüfekçi asker-piyade”, Selçuklular zamanında Aydın ve Teke yöresinden toplanarak Mısır’a gönderilen Zeybak, zaptiye askeri isimlendirmesi ve Özbekçede Şaybak adıyla yine yaya asker anlamlarıyla kullanılmış. Ayrıca tarihçi Hammer, Özbek Han’ından bahsederken Şeybek olarak not düşmüş.

Kaşgarlı Mahmud’un Divan-ı Lügati’t Türk’ünde ise Saybak sözcüğünü oluşturan ilk hecesi Say’ın, ‘katı, taşlık, vücuda giyilen zırh’ ve ikinci hece olan Bak’ın ise ‘sağlam, sıkı, güçlü’ anlamları olduğu belirtiliyor. Böylece “saybak”tan zamanla evrilen sözcükten “sağlam, güçlü, koruyucu” anlamına gelen zeybek sözcüğüne ulaşılıyor. Akdoğu’nun da katıldığı bu hipoteze Ali Haydar Avcı gibi bazı araştırmacılar “çok zorlama olduğu” yönünde karşı çıkıyor ve bu konuda maalesef bir uzlaşı bulunmuyor. Ali Haydar Avcı, “Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi” (2) adlı yapıtında bu konuya geniş yer ayırmış ve aslında araştırmacılar tarafından “Türk dilinin ve sözcüklerin yöresel anlamlarının bilinmediği” eleştirisini yaptıktan sonra “Zağmak” sözcüğü üzerinde durarak bu sözcüğün bölgelere göre ‘kaçmak, kayar gibi akıp gitmek, hareket etmek, hızla bir yere gitmek, yaman, atik, çevik’ gibi anlamlarına atıfta bulunup, “mak” ekinin pekiştirici bir etkisi olduğunu belirterek zamanla “zağmak” sözcüğünün zeybek sözcüğüne dönüşmüş olabileceğini belirtmektedir.

Hemen her araştırmacı zeybek sözcüğünün kökeni konusuna yapıtlarında yer ayırmış, kendilerinden önce söylenenleri derlemişler ve kendi birikim ve kanaatlerine göre bir sonuca ulaşmışlardır. Ancak hepsi de, zeybeklerin hızla hareket eden dinamik yapıları nedeniyle, geçmişe doğru giderek hem ses uyumu açısından hem de sözcük anlamı bakımından bu tanıma uyan sözcüklerin peşine düşmüşler ve zamanla bu sözcüklerin günümüzde kullanılan “zeybek” sözcüğüne evrildiği şeklinde bir kanaate ulaşmışlardır. Bununla birlikte “ataman” ve “saybak” sözcüklerinin liderlik özelliğine ilişkin anlamları nedeniyle, zeybek sözcüğünün temeli saybak da olabilir. Özellikle ileride bu sözcüğün anlamı içinde olan “koruyucu” yanı üzerinde duracağız.


EFES KENTİ


Efe sözcüğü ile ilgili de birçok hipotez var. Bunlardan biri, Onur Akdoğu’nun (3) tercih ettiği Efes harabelerinin bulunduğu bölgeye verilen Efesos ismindeki Yunanca ek olan “sos” eki düştükten sonra Efe sözcüğünün kaldığı ve bu bölgenin Osmanlı döneminde Efelik olarak anıldığı, ardından bölge halkına da efe denmeye başlandığı şeklindeki hipotezdir. Efe, ayrıca İzmir ve Aydın zeybekleri arasında “ağa”, Osmanlı İmparatorluğu’nun son döneminde ortaya çıkan çetecilere verilen ad ve zeybekler arasında kahramanlıklarıyla öne çıkanlara verilen unvan olmuş. Kısaca efe sözcüğünün temeli Onur Akdoğu’ya göre Efesus’dur. Bununla birlikte Ali Haydar Avcı bu görüşe katılmaz.


EFELİK OTU


Bu sözcüğün “Türkçe kökenli olduğunu düşünüyoruz” diyerek; Orta ve Batı Anadolu’da kullanıldığını “başlık, ağabey” anlamlarına geldiğini hatta bu sözcüğün Avşar Ağıtı’nda da geçtiğini belirterek “Efesini bana verin/ Ben belime sokucuyum / Ehmed oğlum düğün kurmuş / Ben halaya çıkıcıyım”, bir diğer ağıtta ise “Efesini bana verin / Ben başıma takacağım / Derviş’im halaya girmiş / Ben boyuna bakacağım” denildiğini, ayrıca “Orta Anadolu’da efelik adıyla anılan bir otun olduğunu” belirtmektedir. Kuşkusuz bir sözcüğün kökeni, içerdiği anlam nedeniyle önemlidir. Özellikle zeybek ve efenin içerdiği anlamla, Türklerin tarih boyunca edindiği ve kanıtlanmış özellikleri olan kahramanlık, liderlik, fedakârlık, elseverlik gibi sıfatların anlamının aynı olması dikkat çekicidir. Bu yazıda daha çok bununla ilgilenmekle birlikte, araştırmacıların sözcüklerin kökeni konusundaki çabalarını önemsiyoruz. Bununla birlikte, bu konuya dilbilimcilerin de el atması önemlidir. Çünkü sözcüklerin oluşumu veya evrimi sırasında bir halkın geçirdiği sosyal olayların ve kültürle bağlarının sözcüğün evrimine etkilerini ancak dilbilimcilerin bakış açısıyla bulmak mümkündür.


ZEYBEK BAŞI EFE


Efe, zeybeklerin örgüt hiyerarşisinde en tepedeki adamdır. Zeybek başıdır. Seymenler ise İç Anadolu yiğitleri oluyor ve yine seymen sözcüğünün kökeni de araştırmacıların bir kısmının belirttiği gibi aynı zeybek sözcüğünde olduğu gibi Say kökünden geliyor. Zamanla “sayman” sözcüğü de Seymen sözcüğüne dönüşmüş. Akdoğu’ya göre eski Türk kavimlerinde bir tür Başbuğ anlamına gelen Ata-man kelimesinde olduğu gibi, zırh- koruma anlamındaki say-man kelimesinin günümüze kadar geçirdiği değişim sonucu oluşmuştur. Burada da görmekteyiz ki aslında zeybek ve seymen sözcükleri aynı yerden kök almakta ve aynı tip insan için kullanılmaktadır. Ali Haydar Avcı daha önce andığımız eserinde, Asya’dan Anadolu’ya göç eden dört önemli grubun geldiğini, bunlardan silahlı ve gözü pek olanlarının zamanla Orta Anadolu’da seymen ve Batı Anadolu’da zeybek adını aldığını yazmaktadır. Bununla birlikte zeybek ve seymenlerin gelenek ve törelerinin birbirinin neredeyse aynı olduğunu belirtir.


DİPNOTLAR:


(1) Aydın-Germencik’te doğan Evrim Çetin, İzmir Devlet Türk Dünyası Topluluğu Dans Sanatçısıdır ve Ege Üniversitesi Konservatuvar mezunudur.

(2) Ali Haydar Avcı Zeybeklik ve Zeybekler Tarihi, E Yayınevi, 551 sayfa 2017

(3)Onur Akdoğu Bir Başkaldırı Öyküsü Zeybekler, Tarihi, Ezgileri ve Dansları” 3 Cilt 1278 Sayfa, 2004

* * * * * * *

Hazırlayan: Kubilay Kızıldenizli ( Yaren Zeybek Kulübü )

* * * * * * * * *

Kaynak:https://www.aydinlik.com.tr/haber/en-buyuk-efemiz-ataturkun-aziz-hatirasina-efe-ve-zeybeklerin-kokeni-sozcukte-gizli-352767

* * * * * * * * * *

15 Ekim 2022 Cumartesi

Oğuz Türkmen Boyları / Sinan Turhan

 

Oğuz Türkmen Boyları / Sinan Turhan


Yazı biraz uzun, ama okuduktan sonra “Neden bize tarih derslerinde Osmanlı ve Selçuklu öncesini adam gibi öğretmiyorlar?” diyeceksiniz...


Bu arada Atatürk’e olan sevginiz, saygınız da ikiye katlanacak...

(Alıntıdır)



"Anadolu'nun çeşitli yerlerinde yapılan kazılarda çıkan kemiklerin DNA analizleri şaşırtıcı gerçekleri ortaya koyuyor.

Herodot tarihi der ki;

M.Ö.625 yılında Zile yakınlarında Pers ordusu bir hile ile Saka/iskit ordusunu(Alper Tunga'yı) yenene kadar tüm Anadolu"ya Saka'lar hakimdi.

Saka'lar MÖ. 5. Yy.da Altından elbise yaparken, o tarihte ne Rus vardı, ne Alman ne de Fransız vardı.

Biraz daha geriye gidelim...

Sümerlere( yani orta asyali Kengerler)

Turukku'ya, "Türk" Turku krallığına gidelim...

Çünkü Anadolu medeniyetini kuranların eski Yunan Medeniyeti olduğu tezi bize yıllardır yutturulmustu ya.... biraz öfkeliyiz bu tarihi yalanlara karşı!

Iste, şimdilerde dünya çapında Arkeoloji Profösörleri topraktan çıkardıkları kemiklerin Dna'larıyla o yöredeki köylülerin DNA'larını karşılaşınca şok geciriyorlar.. çünkü Dna'ları yüzde 97 uyumlu.

Örneğin; antik Burdur -İsparta tarihi Aglasun kazılarından...

Burdur ve Isparta'da ki SAGALASSOS uygarlığı da Ön-Türk uygarlığı çıktı.

Belçika LEUVEN Katolik üniversitesi'nden Prof.Dr. Matc WAELKENS, Ağlasun kasabasında yaptığı kazılar esnasında ortaya çıkan kemiklerin DNA’sını köylülerle karsılaştırınca şok oldu.

Toprak altından çıkan 6-8 bin yıl öncesinin kemikleriyle çalıştırdığı işçi-köylülerin dna'sı yüzde 97 aynı çıktı) yani onlar da Ön-Türklerin bir kolu olan SAGALASSOS çıktı.

Frigya'si da boyle Yazilitaşı da böyle,

Urartu'su da böyle Hitit' i de boyle...

Eskiden Batılı Arkeolog"lar buluntuları çalıp çırpıp ülkelerine kaçırıp, Anadolu tarihini uyduruk Helen diye bize kakalasalar da bizimkiler de aksini ispat etmeyi başarıyor hele şükür...

buna bir örnek de Assos;

Assos"u kuranlar da Ön-Türklerin bir kolu Lelegler ve Pelasglar çıktı....

Ey Atatürk sen ne büyuk adam çıkıyorsun her geçen gün böyle...

Teee Alacahöyük kazılarını yaptırdığında bunları söylemiştin, sana inanmayanlar utansın!

Kemalist tarih tezi diye küçümseyip kenara atılan "Türk Tarih Tezinin Ana Hatları" kitabını okullardan kaldırtanlar utansın!...

Anadolu uygarlığını eski Yunan'ın kurduğu tezi bize yutturuldu demiştik!

Oysa Helenlerin bile 3/4'ü Ön-Türk çıktı.

Ön-Türk Pelasglar ile Kuzey Batı Avrupa topluluğu olan Dorların karışımından oluşmuş Helenler.

Daha sonra da bu karışıma diğer Ön-Türk halkları Traklar ve Mekadonlar eklenmişti.

Sırada ne var?

Tabi ki Göbeklitepe Ön-Türk uygarlığıyla, Turukku krallığı ve yine Urumiye deki Urmu teorisini de ögreteceğiz halkımıza...

S.N Kramer ile Prof. Osman Turan hoca,

Sümerce'deki 950 kelimenin kokeni Türkçedir dedi veeee batıda ki diyaspora tarihcileri sus pus oldular....

Ahh bu kelimeler Türkçe degilde, örnegin; Yunanca yada Ermenice çıksaydıııı....

o zaman dünyayı ayağa kaldırırlardı...

Anladınız sebebini de değil mi?...

Sonuç: Bugün Hun/Macarlardan,

Almanlara, İtalyanlardan(Etruksler=Ön-Türklerin bir kolu), İspanyol'a, hatta İngiliz ve İskoclara kadar neredeyse tüm batı tarihini Sakalara /Iskitlere bağlama telaşında....

Hemen hepsi köklerini Azerbaycan'in Gobulistanına, Albania'sina, Gabanasına ve daha kuzeyine bağlamaya basladı...

çünkü biraz geri gidince tarihleri kökleri olmadığını öğrendiler.

Antik Yunan tanrılarının bile Mısırdan çalıntı olduğunu öğrendiler.(bunu ilk kez Herodot da demişti ama her ne hikmetse unutmuslardı...)

Batı artık "Kara Atena" yı yazdı...

tarihi ile yüzlesip köklerini Türklere bağlıyor....

Bu aslında iyi bir şeydir,

ticari açıdan da tarihi bir firsat olabilir. İs bilenin demiş atalarımiz...

Artık Turklüğümüzle Atatürk gibi gurur duyabileceğiz, tabi Atalar kültüne inanan bizim gibi köklü hissiyati olanlar duyacak... "

Semra Göktürk (Alıntıdır)

* * * * * * * *

KAYNAK: Sinan Turhan / Oğuz Türkmen Boyları

PAYLAŞIM: Yakut Anka / KÖY ENSTİTÜLÜLERİN ÇOCUKLARI

* * * * * * * *

9 Ağustos 2022 Salı

SARAYKÖYLÜ MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANLARIMIZIN ANISINA / Atila Girgin

 SARAYKÖYLÜ MİLLİ MÜCADELE KAHRAMANLARIMIZIN ANILARINI YAŞATMAK ADINA DÜZENLENEN GÖRSELLERLE, SARAYKÖY'ÜN EMPERYALİST İŞGALA DİRENİŞ GÜNLERİNİ CANLANDIRMA OLARAK DA OLSA SİZ SEVGİLİ DOSTLARLA PAYLAŞALIM İSTEDİK. 


KAHRAMANLARIMIZI RAHMET, SAYGI VE ÖZLEMLE ANIYOR, ANILARI ÖNÜNDE SAYGIYLA EĞİLİYORUZ. İYİ Kİ VARDINIZ SEVGİLİ YURTSEVER ATALARIMIZ. SİZLERLE ONUR DUYUYORUZ. 


İzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edildiği gün, Vatansever Sarayköylüler pür heyecanla telgrafhaneye ve Belediyeye koşarak tamamlayıcı bilgi almak için gözler yaşlı adeta çırpınıyorlardı. Nihayet acı durum açıklandı.

Halk çarşı meydanında kuyunun önünde miting halinde toplandı. Gizli gizli faaliyet çoktan başlamıştı.
Sonra alenen ve resmen milli kuvvetler ilk savaş kararını 24 Mayıs 1935 de burada verdi (1919) Kuyunun önündeki büyük meydanda Denizli'de olduğu gibi nutuklar verilerek işgal protesto edildi. Hemen ilk olarak Sarayköy'de bir “Heyeti Milliye” kurulmasına ve çete teşkilatı ile vatanın düşman istilasından korunması için savaşa başlamasına kat'i surette engin tarihinden ilham alarak şeref ve namus üzerine söz verilerek ve yemin edilerek karar verildi. Teşkil edilen Heyeti Milliye müdafaa esaslarını tespit edecekti Bu heyet geniş yetki ile çalışmaya başladı.
İlk heyeti milliye müftü Ahmet Şükrü, müderriz Hacı Halil Zade İsmail, Tokatlıoğlu Emin Aslan, Asaf AKMANSOY, Müderris Hacı Efendi Zade Fehmi efendi, Belediye Reisi Halil efendi, Doktor Salih Tevfik, Münir Alp, Tokatlıoğlu Mehmet İhsan, Yüzbaşı Zühtü beyler gibi fedakar yurttaşlardan teşekkül etmiştir.
Bu ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak için “Sarayköy Kazası Heyeti Milliyesi” artık candan bir feragatla ve bütün samimiyetiyle çalışıyor ve bu hususta halka ve civar kazalara da bu kutsal milli davaya iştirakleri için teller çekmek, heyetler göndermek suretiyle onları bu yüce ülküye doğru sevk ediyordu.








14 Mart 2022 Pazartesi

GALEK FATMA ve ADÖV AYŞE’nin yaşam öyküleriyle KADINLAR GÜNÜNÜZ kutlu olsun / Hakkı Hakan Tok


 

GALEK FATMA ve ADÖV AYŞE’nin yaşam öyküleriyle KADINLAR GÜNÜNÜZ kutlu olsun / Hakkı Hakan Tok

FATMA KARADENİZ (GALEK FATMA): (1868-1964)

Galek Fatma’nin Sığma’ya gelişiyle ilgili iki türlü iddia vardır. Birinci iddia, Galek Fatma’nın henüz 13 yaşları civarında Sığmalı Hacı İsmailoğlu’nun Hac ziyaretinden dönerken yanında çalıştırılmak üzere Arabistan’dan getirildiğidir. Diğer iddia ise yıllarca Galek Fatma ile dip dibe komşuluk yapan ve aileyi de yakından tanıyan Sığma Belediyesi’nden emekli içme suyu memuru Ahmet Eren’in anlatımında saklıdır.Ahmet Eren’e göre Galek Fatma’nın değil, annesinin Arabistan’dan getirildiği ve annesinin Sığma’da evlendikten sonra Galek Fatma’nın burada doğduğudur.

Sonuçta Galek Fatma yani Fatma Karadeniz Arap kökenli olup, Arabistan’dan gelmiştir. 1868 doğumludur. Fatma Karadeniz çok esmer değildi ama yine de Sığmalılara göre daha araptı. Kızı Feriş ise daha koyuydu.

Fatma Karadeniz iri, acar, becerikli, yardımsever, cesur ve kuvvetliydi. Çok dürüst olarak tanınırdı. 1.70 boylarında güleç yüzlü, yerine göre sakin, yerine göre ise öfkeli olabilen bir kişiliğe sahipti. Ama hemen hemen tüm köylüleri onu severdi. Aslında tam bir Osmanlı kadınıydı.

Fatma Karadeniz önce Sığmalı Mehmed Efendi ile evlendi. Bir süre sonra eşinin ölümü ile birlikte bu sefer 1932 yılında Koca Durmuş’la hayatını birleştirdi. Galek Fatma’nın iki çocuğu oldu. Önce kızı Feriş ve sonra da oğlu Yusuf dünyaya geldi.

Oğlu ne yazık ki erken denecek bir yaşta hayata gözlerini yummuştu. Daha 18 yaşında vefat etmişti Yusuf. Yusuf’un sesinin çok güzel olduğu söylenirdi köyde. Pamuk toplarken, çapa yaparken hep türkü çığırırdı.

Kızı Feriş ise Burdur Tefenlili biriyle evliydi. Süleyman Aslan. Tefenli Süleyman derlerdi ona. O da çapaya giderdi. Feriş eli terziliğe epeyce yatkındı. Köydeki kadınların çoğu kıyafetini o dikerdi. Fakat çocukları olmamıştı. Bu sebepten dolayı Babadağ’dan bir kızı besleme olarak aldı. Kızın ismi Gülten idi. Gülten köyden zabıta memuru Mustafa Yavuz’la evlendi. Bu evlilikten Feriş isimli bir kızları dünyaya geldi. Feriş evlilik çağına gelince Duacalı kasabasından Bayram Acar’la hayatını birleştirdi. Halen Sığma’da hemen köyün girişinde yolun solunda bulunan bir evde yaşamaya devam etmektedirler.

Büyük Feriş ise yani Galek Fatma ninenin kızı Feriş, 1958 yılı mayıs ayında kara toprağa girdi. Feriş vefat edince de kocası Süleyman, Sığma’yı terkedip memleketi olan Tefenli’ye döndü.

Fatma Karadeniz 25 Temmuz 1919’da halka nasihat vermek için Sarayköy’de bulunan İngiliz heyetini kasabadan kovan mücahit kadınlar arasında yer alarak ismini kurtuluş savaşı tarihine yazdırdı. Bunun yanında çorak toprağı kazanlarda kaynatıp, barut haline getirerek de milli mücadeleye katkıda bulundu. Deve sırtında cepheye erzak ve cephane taşıdı. Kadın başına tek tek köyleri dolaşarak halktan topladığı semer, çuval, saman, arpa ve nal gibi önemli ve gerekli malzemeleri askerlere ulaştırmayı görev edindi.

İstiklal savaşı bittikten ve vatanımız huzura kavuştuktan sonra kendisine ait bir bahçe içinde marul, soğan, pırasa gibi sebzeler yetiştirerek Sarayköy pazarına satmaya gittiği biliniyor. Efe Meydanı’ndan belediyeye giden yol üzerinde Şekerci Ali Soykan’ın dükkanının önünde sebze tezgahı açan Fatma nine, geçimini buradan karşılardı. O zamanlar Sarayköy pazarı o cadde ve civarında kuruluyormuş. Hatta anlatıldığına göre zamanın Sarayköy kaymakamı, artık adı neyse, tezgaha yanaşıp Fatma nineye seslenerek, ‘’Fatma teyze bana arap sucuğu yapar mısın’’ demiş. O da esprili bir şekilde kaymakama cevap vermiş. ‘’Sen Kaymakam Konağı’nı benim üzerime yap. Ben de sana arap sucuğu yapayım.‘’ Aslında ne onun sucuk yapacağı vardır, ne de ötekinin konağı ninenin üzerine yapacağı.

Fatma ninenin deveciliği de çok ünlüdür. Tam bir deve sevdalısıymış. Zamanın çok iyi develerinden birine sahipmiş. O deveyle Ege’nin pek çok yerinde yapılan güreşlere katılmış kadın haliyle. Zaten o yıllarda Sığma’da da deve güreşleri düzenlenirmiş. 1950-1960 yılları arasında Sarayköy Yıldıztepe mevkiinde yapılan deve güreşlerine katılan bu deve Sarayköylüler tarafından ‘’ Garının Tülüsü ‘’ olarak anılırmış. Aile o deveye o kadar bağlıymış ki, Galek Fatma’nın kızı Feriş 1958 yılında kalp krizinden öldüğünde deve günlerce onun arkasından ağlamıştı. Bu olay köylülerce hayretle karşılanmıştı. Daha sonra aile deveyi satmaya karar vermiş. Köylülerden Musa Şan, Hamdi Şanlısoy, Yusuf Akkaya ve şimdi ismi hatırlanmayan başka bir kişi, 4 ortak olarak devenin yeni sahibi olmuşlardır.

Çok güzel yemek yaptığı da bilinir Fatma Karadeniz’in. Sığma’da yapılan düğünlerdeki yemeklerin çoğunda Fatma ninenin payı varmış. O kadar beğenilirmiş ki yaptığı yemekler, zaman zaman köy dışına da yemek yapmaya gidermiş.

Fatma nine 1964 yılında hayata gözlerini yumdu. 96 yaşındaydı. Ölürken verdiği son nefesinde ise yanında besleme torunu Gülten Yavuz, komşuları ve köylüleri vardı.

Ninemize ait mezar ise maalesef 1990’lerin sonuna doğru yapılan mezar genişletme ve düzenleme çalışmaları arasında kayboldu gitti.

Allah Rahmet Eylesin..

Bu bilgileri aldığım Sığma kasabasının emekli zabıtalarından olan ve onunla yıllarca dip dibe komşuluk yapan 1947 doğumlu Ahmet Eren’e, ailenin küçük Feriş’inin kocası Bayram Acar’a çok teşekkür ederim.

AYŞE HANCI (ADÖV AYŞE): (1898-1954)

Ayşe Hancı ya da daha bilinen şekliyle Adöv Ayşe 1898'te Sarayköy'de doğdu. Millî Mücadelede yararlılık gösteren Türk kadınlarından sadece birisidir. Ege bölgesinde Yunan işgalinin yayıldığı bir dönemde, işgale direnmemeyi ve Rumlarla iyi geçinmeyi öğüt vermek üzere 25 Temmuz 1919 günü Sarayköy'e gelen İngiliz Nasihat Heyeti'ne karşı sert çıkışı ile ün kazanmıştır.

İstasyonda gerçekleşen görüşmeler esnasında kadınlar arasından çıkan Adöv Ayşe heyetin üzerine yürüyerek şunları söylemiştir. "Efendiler sizde insaf yok mu, nedir bu yaptığınız? Bu ümmet-i Muhammed'e acımıyor musunuz? Bu kudurmuşları bizim üzerimize neden gönderiyorsunuz? Gelecekleri varsa görecekleri vardır ...” Daha sonra da cephede mermi taşıyarak milli mücadeleye katkıda bulunan Adöv Ayşe, 6 Mayıs 1954 tarihinde Sarayköy'de vefat etmiştir. Kabri Sarayköy’deki küçük mezarlıkta bulunmaktadır.

KAYNAK: Hakkı Hakan TOK - “DÜNYADAKİ SARAYKÖYLÜLER” Facebook Grubu