20 Şubat 2008 Çarşamba

Atamız 14 Eylül 1931 günü Dolmabahçe Sarayında anlatmıştır :



Değerli dostlar,

M. Gökçebağ’ın, Prof. Dr. Bilgül Ayman Güler'den aktardığı önemli bir MUSTAFA KEMAL TAVRINI sizlerle paylaşmak istiyorum.

Hocamız Bilgül Ayman Güler diyor ya, Vaşinton’a kafa tutanları ırkçı sayıyorlar diye, kafa karışıklığının üst düzeyde olduğu günümüzde Türk milliyetçiliği kavramına Atatürk’ün sözleriyle açıklık getirmeye çalışalım.


Atamız aşağıdaki olayı 14 Eylül 1931 günü Dolmabahçe Sarayı balkonunda bir sohbet sırasında anlatmıştır :

Bizim kuşağın gençlik yıllarına Osmanlılık telkin ve etkileri hâkimdi. İmparatorluk halkını meydana getiren Türk'ten başka uluslara, bu arada yanlış bir din anlayışıyla Arap'lara, sarayın, ordu ve devlet ileri gelenleri arasında bulunan ırkdaşlarının etkisiyle özel bir değer veriliyor, onlardan söz edilirken "kavm-i necib" deyimi ile sıfatlandırılarak bu duygunun belirtilmesine çalışılıyor, memleketin sahibi ve devletin kurucusu olan biz Türk'ler, ikinci plânda gelen önemsiz halk yığınları sayılıyordu.

Şair Mehmet Emin Yurdakul'un, ilk defa Manastır Askerî İdadisi'nde öğrenci iken okuduğum "Ben bir Türk'üm, dinim, cinsim uludur" mısraıyla başlayan şiirinde, bana ulusal benliğimin gururunu tattıran ilk anlatımı bulmuştum. Fakat ben asıl bunu, orduya katıldığım ilk günlerde, bir Anadolu çocuğunun gözyaşlarında gördüm ve kuvvetle duydum. Ondan sonra Türklük, benim en derin güven kaynağım, en engin övünç dayanağım oldu.
Kendimi hiçbir zaman Osmanlılığın telkin ettiği başka ulusları öven ve Türklüğü aşağı gören eksiklik duygusuna kaptırmadım.
Bakınız nasıl oldu?
Kurmaylık stajı için verildiğim, süvari alayı, Hayfa'da bulunuyordu.
Kışla ile deniz arasında geniş bir talim alanı vardı ve piyade acemi eğitim dönemi yeni başlamıştı.
Erleri bölgeden toplanmış Arap gençlerinden, öğretici kadro da deneyimli ve Anadolulu kıta çavuşları olan
Türk delikanlılarından kurulu idi.
Katıldığım bölüğün alaydan yetişmiş, Makedonya Türklerinden, ileri yaşlı bir yüzbaşısı vardı.
Erlere çavuşlar talim yaptırıyor, biz subaylar arada dolaşarak çalışmaları izliyor ve denetliyorduk.
Yüzbaşı, çavuşlarına karşı sert davranıyor, yeni erlere karşı ise fazla sevgi ve ilgi gösterir görünüyordu.
Onların herhangi bir şekilde azarlanmasına, hırpalanmasına gönlü razı olmadığını ısrarla söylüyordu.
Halbuki talimlerde, Türkçe bilmedikleri için, çavuşların söylediklerini iyi anlayamayan kimi erlerin yanlış hareketlerinin, zaman zaman çavuşların sabırlarını tükettiği, sertçe davranışlarına yol açtığı da oluyordu.
Bir gün yüzbaşı, bu yolda hareketten kendini alıkoyamayan bir çavuşunu mimlemiş ve talimden dönüldükten sonra, birlikte oturduğumuz bölük komutanlığı odasına çağırtmıştı.

Takım komutanıyla birlikte gelerek yüzbaşısını saygıyla ve askerce selâmlayan çavuş, yirmi beş yaşlarında dinç ve yakışıklı, ince bıyıklı, elmacık kemikleri fazla kabarık, uyanık bir Türk çocuğu idi.

Yüzbaşı, onu ulusal onurunu ağır şekilde hançerleyen "…Türk!"
sözleriyle azarlamaya başlamıştı.

"Sen nasıl olur da kavm-i necib-i Arab'a bağlı, Peygamberimiz Efendimiz'in mübarek soyundan olan bu çocuklara sert davranır, ağır söz söyler, onların kalbini kırarsın. Kendini bil, sen onların ayağına su bile dökmeye lâyık değilsin…"

gibi gittikçe anlamsızlaşan, fakat yaşlı yüzbaşının samimî inancından kuvvet alan sözlerle hakaret ediyor, gittikçe asabileşiyordu.

Ben dikkatle çavuşun yüz ifadesini izliyordum.

Başlangıçta üstünde bir babaya duyulan saygının içtenliği okunan çizgiler sertleşmeye, içten gelen haklı bir isyanın ateşleri gözlerinde okunmaya başlamıştı. Fakat, gerçekten emre uymanın simgesi olan her Türk askeri gibi bu da iç duygularını gemlemesini bildi.

Sessizce göz pınarlarından dökülmeye başlayan yaş damlaları, yanaklarında birbirini kovalayarak bıyıkları üstünde toplanıyor ve kendini böylece yatıştırmaya çalışıyordu.

Ben, bir taraftan üzgün ve sinirli, bu sahneyi seyreder ve söylenenleri dinlerken, bir yandan da içimde bir isyan duygusu şahlanıyor ve şöyle düşünüyordum:

"O erin bağlı olduğu ulus, bir çok bakımdan soyu temiz olabilirdi. Fakat çavuşun, yüzbaşının ve benim bağlı olduğumuz ulusun da tarihleri şerefle dolduran büyük ve soylu bir ulus olduğu da bir an şüphe götürmez bir gerçekti.


Türklük hakkındaki o günkü görüş ise, doğrudan doğruya Türk aydınlarının kendi kendini bilmemesinden ve başka uluslarda şu veya bu sebeple üstünlük varsayarak, kendini onlardan aşağı görüp nefsine olan güveni yitirmesindendir.


Artık bu yanlış görüşe son vermek, Türklüğümüzü bütün soyluluğu ile tanımak ve tanıtmak gerekmektedir"
dedim ve o andan beri inandığım bu gerçeğe bütün Türklerin inanmasını, bununla övünüp kendine güvenmesini ülkü bildim.

NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE…

KAYNAK :Türk Dili Dergisi, Sayı: 146, Kasım 1963

12 Şubat 2008 Salı

Sarayköy - Tarihçe 2

Sarayköy ilçesinin kuruluş tarihi kesin olarak bilinmemesine rağmen, XlV.yüzyılın sonlarına doğru Türkmen aşiret Reisi Sarıbey tarafından kurulduğu tahmin edilmektedir.
Sarıbey’in kendi adı ile kurduğu köyün adı, daha sonraları çeşitli değişikliklere uğrayarak günümüzde Sarayköy’e dönüşmüştür.
1763 yılına kadar köy olan Sarayköy, bu tarihte Aydın iline bağlı bucak olmuştur. 1867 yılında Denizli livasının kazaya çevrilmesi üzerine, Denizli’ye bağlı bir nahiye olarak statüsünü korumuş, 26 Şubat 1882 yılında Denizli’nin sancak olması üzerine bu tarihten itibaren Denizli Sancağı’na bağlı bir kaza olmuştur.
15 Mayıs 1919’da Yunanlılar’ın İzmir’i işgal ederek Aydın, Nazilli ve Sarayköy’e doğru ilerlemeleri karşısında Sarayköy Heyet-i Milliyesi zaman kaybetmeden harekete geçti. Müftü Ahmet Şükrü Efendi, Sarayköy ve civarında eli silah tutabilen herkesi topladı. Bu girişim sayesinde toplanan gönüllü kuvvet Menderes köprüsünü ve havalisini koruyarak, düşmanın ilerlemesini ve Denizli’ye girmesini engellemiştir.
Bu günün anısı ve Sarayköylü vatanseverlerin gösterdiği kahramanlık nedeniyle bir efe heykeli yaptırılmış, bu heykel Sarayköy’ün sembolü olmuştur.
Her yıl 24 Mayıs gününde bu anlamlı ve coşkulu olay tüm ilçede “Sarayköy’ün Milli Mücadeleye Katılım Günü” olarak şenliklerle kutlanmaktadır(Kaynak:http://www.forummavi.com/).

Sarayköy - Tarihçe 1

Tarihçe:
Sarayköy, 14. Asrın sonlarından 1773 yılına sonuna kadar Aydın İline bağlı bir köy iken 1773 tarihinde aynı ile bağlı bucak olmuş 1786 tarihinde ise bucak olarak Denizli kazasına bağlanmıştır. 26 Şubat 1882 yılında Denizli Sancağına bağlı bir ilçe olmuştur. Eski isimleri Hocaoğlu, İpsili, Ezine veya Ezinei-İ Lazıkiyye, Ezinei-İ Abat, Kazıklı Pazar veya Eyner Pazarı, Sarıbey, Saray’dır. İlçemiz Yunanlıların 15 Mayıs 1919 da İzmir’i İşgal etmelerine tepki gösteren Kazalarımızın başında gelir. Nitekim 17 MAYIS 1919’ da Kasabada bir miting düzenlenmiş, bir protesto telgrafı çekilmiş ve birde milli heyet kurularak Milli mukavemet ateşi yakılmıştır. Sarayköy Heyeti Milliyesi Bölgede kurulan ilk heyetler arasındadır. Bu heyetin oluşturduğu Sarayköy Müfrezesi ve Cephesi Nazilli ve Aydın’ın kurtuluşunda rol oynamıştır(Kaynak: Sarayköy Kaymakamlığı Web Sayfası).

8 Şubat 2008 Cuma

Sarayköy Kuvvayı Milliyesi


Değerli dostlar, bu satırların yazarı, Anadoludaki emperyalist işgale karşı direnişin Sarayköylü kuvvacılarından Tahsildar Yusuf Efendi'nin ikinci kuşaktan torunudur. Sevgili büyük dedemi ve aşağıdaki anlatı içerisinde sunulan Sarayköylü gönüllüler diye başlayan tümcede yer alan tüm kurtuluşçuları saygıyla anıyorum. Değerli dostlar, Sizlere bu sayfada , birazda, rahmetli büyük dedem Tahsildar Yusuf Efendiyi anlatacağım. İnanın elimizde onun soy kütüğüne, soy ağacına ilişkin bilgi o kadar azki, toplumsal belleğimizin ne kadar zayıf olduğunu şimdi daha iyi anlıyorum. Tahsildar Yusuf Efendi, Sarayköy eşrafından Hacı Katipler lakabıyla tanınan sülalenin mensubudur. Hafize Hanımla evlenmiş, bu evliliğindende, Huriye, Şerife, Hatice, Macide ve Tevhide isimli beş çocuğa olmuştur. Bu satırların yazarı, Huriye Hanımın Mustafa Ali Barut ile evliliğinden dünyaya gelen Fatma, Zinet ve Zübeyde, Halil İbrahim isimli çocuklarından, Zinet Hanım ’ın ilk evladıdır.

Sizlere Tahsildar Yusuf Efendiyi anlatmayı neden gerek duydum. Çünkü onlar unutulmamalıdırlar. Daima anımsanmalıdırlar. Çünkü onlar, bizlerin yaşam kaynağımız olan ortamı bize sunan, bizleri bu günlere taşıyan yurtseverlerdir. Onlar yaşamlarını bu topraklar için hiç çekinmeden verebilen yurtseverlerdi. Onlar bu topraklara kan veren, can veren halk önderleri idiler. Onlar, Batılı sömürgecilerin uşağı Yunan militarizmine karşı Anadolu insanını harekete geçiren, onları uyandıran, Anadolu da ki çoban ateşlerini yakan öncülerdi. Onlar asla unutulmamalıdır diye düşünerek, anılarımızı bir ölçüde tazelememizi sağlayabilsin diye bu satırları kaleme alıyorum.
Onlar, Anadolu da ki uyanışın, şahlanışın yiğitleri öncüleri idiler. Onlar, Anadolu da ki Kuvvayi Milliye hareketinin öncülleri idiler. Hepsinin ruhları şadolsun, toprakları bol olsun, ışıklar içinde
yatsınlar.
Bu sayfalarda sizlere;

Sarayköyü değil, Sarayköy kuvvayı milliyesinin, Sarayköylü kuvvacıların, Ege ve Anadolumuzdaki emperyalist paylaşıma karşı direnişteki yerini ve etkinliklerini,

Direnişin önderlerinden, Emin Aslan Tokat’ın özgün anlatımıyla ( O günlerin söylemiyle Sarayköy Heyeti Milliye Başkanı ve Aydın Cenup Cephesi Müdafaa-i Hukuk ve Reddi İlhak Heyeti Merkeziyesi Üyelerinden ) dillendirmek,

O şanlı direnişi ve savaşımın yurtseverlerini saygı ve şükranla anmak, Günümüze de ışık tutan o zorlu günleri, Sizlerle paylaşmak için hazırladım.

Esenlik dileklerimle. Dost kalın, dostlukla kalın. Her şey gönlünüzce olsun.

Sarayköyün İlk heyeti milliyesi:
Müftü Ahmet Şükrü,
Müderriz Hacı Halil Zade İsmail,
Tokatlıoğlu Emin Aslan,
Asaf AKMANSOY,
Müderris Hacı Efendi Zade Fehmi efendi,
Belediye Reisi Halil efendi,

Doktor Salih Tevfik, Münir Alp,
Tokatlıoğlu Mehmet İhsan,
Yüzbaşı Zühtü Bey



Sarayköylü gönüllüler: (Sarayköy direnişinin ilk öncüleri)
Tahsildar Yusuf efendi,
Koca müftü oğlu Ahmet,
Halit ve Ferhat efendiler,
Tahsildar Şefik efendi,
Tahsil memuru Avni efendi,
Ayakçıoğlu Ahmet Fuat Dülger,

Ömer oğlu Lütfü usta,
Havuççu Ahmet,
Tosunlar lı Yörük Hasan oğlu Halil,
İmam oğlu Kara Halil ,
Hacı Başçavuş zade Ali oğlu Halil İbrahim,
Hasköylü Hafız Ahmet efendi,
Hacı Mollaoğlu Cemal,
Kangır Mehmet çavuş oğlu Koca Hasan,
Alaiyeli Hasan,
Feslihan mahallesinden Salih onbaşı,
Borazan Şaban oğlu Osman çavuş,
Muhacır Ali Çavuş,
Kızılhisarlı süvari Mustafa,
Kozalı oğlu Esat,
Hacı molla oğlu Ömer,

Palanın kel Mustan,
Yörük Yusuf...vd.






Emin Aslan TOKAT (1309 - 1960)
Emin efendi ile Emire hanımın on çocuğundan sonuncusu olarak 1309’da Sarayköy’de dünyaya geldi.Emin, babası öldükten sonra dünyaya geldiği için kendisine babasını adı verildi.

Emin ilk öğrenimini Sarayköy’de, orta öğrenimini İstanbul’da tamamlamıştır. İstanbul’da okurken kendisine Aslan adı da konulmuştur ki karakterinin tam ifadesidir.

Emin Aslan, yarışma ile Fransa’da Monpelliye Tarım Fakültesi’ne öğrenime gönderilmiştir.Burada öğrenimini başarı ile tamamladıktan sonra Y. Tarım Mühendisi olmuştur. Yurda dönüşünde tarım öğretmenliği, Tarım ve Mücadele Müdürlüklerinde bir süre çalıştı.

1925 yılında Denizli Milletvekilliğine seçildi ve 1945 yılına kadar millet vekili olarak görev yaptı.Emin Aslan Tokat, milletvekili iken Ankara Hukuk Fakültesi’ne de devam ederek bitirdi.

Emin Aslan Tokat Milli Mücadele tarihinin yerel önderlerinden biridir. Emin Aslan Tokat; Milli mücadele sırasında Sarayköy Heyyet-i Milliye Başkanlığı ve Aydın Cenup Cephesi Müdafai Hukuk ve Reddi İlhak Heyeti Merkeziyesi üyeliği yapmıştır.

Kaynak: “Milli Mücadelede Sarayköy Hatıralarım - Emin Aslan Tokat” - Yayınlayan: Esat Özberk

Sarayköy Kuvvayı Milliyesi - MİLLİ MÜCADELEYE KATILIŞIN TARİHÇESİ















MİLLİ MÜCADELEYE KATILIŞIN TARİHÇESİİzmir'in Yunanlılar tarafından işgal edildiği gün, Vatansever Sarayköylüler pür heyecanla telgrafhaneye ve Belediyeye koşarak tamamlayıcı bilgi almak için gözler yaşlı adeta çırpınıyorlardı. Nihayet acı durum açıklandı. Halk çarşı meydanında kuyunun önünde miting halinde toplandı. Gizli gizli faaliyet çoktan başlamıştı. Sonra alenen ve resmen milli kuvvetler ilk savaş kararını 24 Mayıs 1935 de burada verdi (1919) Kuyunun önündeki büyük meydanda Denizli'de olduğu gibi nutuklar verilerek işgal protesto edildi. Hemen ilk olarak Sarayköy'de bir “Heyeti Milliye” kurulmasına ve çete teşkilatı ile vatanın düşman istilasından korunması için savaşa başlamasına kat'i surette engin tarihinden ilham alarak şeref ve namus üzerine söz verilerek ve yemin edilerek karar verildi. Teşkil edilen Heyeti Milliye müdafaa esaslarını tespit edecekti Bu heyet geniş yetki ile çalışmaya başladı. İlk heyeti milliye müftü Ahmet Şükrü, müderriz Hacı Halil Zade İsmail, Tokatlıoğlu Emin Aslan, Asaf AKMANSOY, Müderris Hacı Efendi Zade Fehmi efendi, Belediye Reisi Halil efendi, Doktor Salih Tevfik, Münir Alp, Tokatlıoğlu Mehmet İhsan, Yüzbaşı Zühtü beyler gibi fedakar yurttaşlardan teşekkül etmiştir. Bu ülkeyi düşman işgalinden kurtarmak için “Sarayköy Kazası Heyeti Milliyesi” artık candan bir feragatla ve bütün samimiyetiyle çalışıyor ve bu hususta halka ve civar kazalara da bu kutsal milli davaya iştirakleri için teller çekmek, heyetler göndermek suretiyle onları bu yüce ülküye doğru sevk ediyordu. Fakat bir taraftan silahları ile İzmir'den Sarayköy'e kaçıp gelen subayların kırık maneviyatlarının halk üzerindeki menfi tesiri, bir taraftan da Saray ve İstanbul hükümetinin mücahitleri kandırıp mücadeleden vazgeçirmek için yaptıkları alçakça propagandaları, diğer bir taraftan da Yunan zulmünden korkarak “Teşkilatlı ve teçhizatlı Yunan Ordusuna karşı biz bu ufak çete kuvvetleri ile nasıl başa çıkabiliriz?” itirazları ile milli mücadeleye katılmak istemeyen bazı menfi ruhlu yurttaşlarla da ayrıca mücadele halinde idi. Bu menfi ruhlu yurttaşlar daha çok İstanbul hükümetinin ve halifenin miskin ve korkak tavsiyelerine kendilerini kaptırmışlardı. İstanbul Hükümeti ve saray güya kendilerince bir ittihatçı manevrasından başka bir şey olmayan bu milli ayaklanmanın akıbetinin memlekete felaket getireceğinden , bu gibi faydasız ve lüzumsuz teşebbüslerden vazgeçilmesi, devletçe alınan bu husustaki teşebbüsleri bozmamak ve işi daha fazla azıtmamak için sükunetle hareket edilmesi ve gayrimüslim unsurlarla kardeşçe geçinilmesi hususundaki propagandalarına devam ediyorlardı. Bilhassa bu tarihlerde dahiliye nazırı olan Ali Kemal' den mücahitleri ayaklanmadan vazgeçirmek için korkutucu telgraflarda geliyordu. Nihayet bütün teşebbüsleri ve tehditlerine rağmen mücahitleri ülkülerinden ve hareketlerinden ayıramayan saray, bir de heyeti nasiha göndermek suretiyle meseleyi güya kökünden halletmek istemişti. Filhakika bu maksatla 5/Haziran 1919 tarihinde Yzb.Ekrem Bey komutasındaki bir mızraklı süvari bölüğü himayesinde Sultan Hamit' in oğlu Şehzade Abdurrahim Efendi başkanlığında Hurşit paşa gibi büyük rütbeli mabeyin yaver ve paşalarından mürekkep bir heyeti nasiha hususi trenle İstanbul'dan ve İzmir üzerinden Sarayköy'e geldiler. İstasyonda toplanan Türk, Rum ve Ermeni unsurlarından müteşekkil halk tabakalarına hitap ederek, birbirleriyle iyi münasebette bulunmak ve kardeşçe geçinmek suretiyle iyi yaşamalarını tavsiye eder yollu selamu şahane ile beraber yazılı fermanlarını da yüksek sesle okudular. Daha evvelden bunlardan bir medet uman saf halkımız tarafından bayrak ve halılarla süslenen Sarayköy istasyonunda evvelce hazırlanan mükellef büfede izaz ve ikram edilen bu sözüm ona yüksek heyeti nasiha buradan uğurlanarak Denizli'ye müteveccih an yola çıkarıldılar. Denizli'de aynı suretle fuzuli ve faydasız ödevlerini tekrarladılar ve geceyi Tavaslıoğlu Mustafa Bey'in konağında geçirerek ertesi günü Denizli'den uzaklaşıp gittiler.
Hakikatte ise halkın bu husustaki yerinde heyecanı, ne iktidara geçmek için çalışan ittihatçılar manevrası,ne de başkaca herhangi hususu gayelerin istismarı için yapılan teşebbüstü. Bu ancak hakikaten tecavüze uğrayan aziz Türk yurdunun toprak bütünlüğünü ve şerefini korumak amacı ile yurtsever bir duygunun tesiri ile tezahür eden samimi bir şahlanma, bir millet uyanması, bir nefis müdafaası teşebbüsünden başka bir şey değildi.Fakat bu yüce ülküler için bu milli, heyecanlı ayaklanmayı saray ve İstanbul hükümeti bunca izahlara rağmen bir türlü anlamıyor, anlayamıyor yahut da anlamak istemiyordu. İstanbul hükümetinin telakkisi gibi halka isnat edilebilecek hiçbir kusur ve kabahat yoktur. Çünkü bu zavallı ve masum millet hükümetine karşı yurtta her türlü zulümlere ve baskılara maruz kalan millet, hükümetin bu zulümler ve baskılar karşısındaki kayıtsızlığını görünce, esasen bıçak da kemiğe dayandığından, pek haklı olarak nefsini ve yurdunu, egemenliğini müdafaa ve muhafaza için bizzat ayaklanmak mecburiyet ve zaruretinde kalmıştı. Hatta son defa olmak üzere İstanbul'dan saray ve hükümet merkezi ile yabancı devlet elçilerine Yunan işgal ve zulmünü protesto ederek bunun biran evvel kaldırılması veya hiç olmazsa şimdilik durdurulması hususunda ve nihayet feci durumu izah etmek ve derde bir çare bulmak amacı ile rica ve temennilerde bulunmak üzere Nazilli'den avukat İlhami ve avukat Ömer beylerle Denizli'den Mustafa Naili Küçükağa, Sarayköy İlçesinden Emin Arslan Tokat, Gümülcüne muhacırlarından eski milletvekili Esat efendi hoca mensup oldukları heyeti milliyetler tarafından İstanbul'a ilzam edilmişlerdi. Fakat heyhat ki bu delegelerin merkezdeki münferit, müçdemi bütün teşebbüsleri, acı acı feryat ve yalvarışları da kayıtsızlıkla karşılanmış, binaneleyn bunlardan da faydalı bir netice çıkmamıştır. Hatta o sıralarda İstanbul'da aynı maksatla reddi ilhak heyeti bürosunda çalışan fedakar İzmir' lilerin muhutine gitmiş idim. Orada çalışan Moralızade Halit Beyi'in yanında Hamdullah Suphi Tanrıöver'e rastladım. Hatta kendisi o gün İzmir'e Yunan faciasını tahkika gidecek Amerikan heyetine iltihat etmek üzere olduğundan kendisisne lüzumu kadar izahlar ve raporlar da verilmiş idi. Bu izahlarımızla kendisine dolayısıyla yurdumuza faydalı işler gördüğümüze kanidim. Bu sıralarda İstanbul'da manda cereyanları ile münakaşaları had safhaya gelmişti. Halk bu cereyanlar içesinde bocalıyordu. Nihayet bütün bu çalışmalara rağmen anlayışsızlıkta devam eden saray ve hükümetin aptallığı kendi kendine akıbetini getirdi.
Artık Yunanlılar mukavemetsiz ilerlemelerinde ve insafsız zulümlerinde durmadan şiddetini yükselterek devam ediyorlardı. Yerli Rumlar da her geçtiği ve geldiği yerden Yunan ordusuna iltihak ederek nankörce eski velinimetleri Türklere karşı yapılan zulümlere insafsızcasına, hatta daha hunharcasına iştirak ediyorlardı. Yunanlıların bu terör hareketlerinden ne gibi bir gaye takip ettiklerini bilemeyiz. Çünkü zulümler aksi tesirler yapıyordu.
Bir taraftan da, Yunan ordusu mukavemet görmeyen yerlerde halka zarar vermez bilakis onları himaye eder,”Sakın ha mukavemet etmeyin, onlar padişahın izniyle geliyorlar, onları davet edelim, istikbal edelim, onlar için tak i zaferler kuralım” gibi bir nevi beşinci kol propagandaları ile, ayrıca ve fazladan masum rollerini oynamakta da asla kusur etmiyorlardı. Ne tekim memlekette bu gibi uğursuz (menhus) propagandalara
Kapılan, bulanık suda balık avlamak isteyen fırsat kollayıcı menfi ruhlu bazı vatansız pespayelere de şurada burada tesadüf ediliyordu. Aydın, Nazilli, Buldan,Kadıköy (şimdiki Babadağ) gibi bazı şehirlerde bile Yunanlıları davet eder mahiyette meşum (uğursuz)teşebbüsleri ile nazarı dikkati çeken kabil insanlar maalesef vardı. Ve bunlar hiç şüphesiz Türk Milleti için çürük kozlardı.
O sıralarda şirin Sarayköy'ümüzün diğer bir bahtsızlığı daha vardı, o da kazanın (İlçenin) başında Ermeni'den dönme Ferit isminde bir Kaymakam, askerlik şubesinin başkanlığında da Arabi isminde bir arap binbaşı, Jandarmanın başında da yine evladı araptan yüzbaşı Fazıl bey adından korkak bir komutan vardı. Zayıf ruhlu, hissiz, “Belki de hain” olan bu adamlar kazanın başında o günlerde adeta birer bela halinde idiler. Bu adamlar o vakit için ihtilal teşekkülü olan heyeti milliye nin bütün teşebbüslerini baltalar, yurt aleyhindeki fena hareketleri ve propagandaları ile belki de İstanbul'dan aldıkları ilhamın tesiri ile olacak yerli Rumlarla beraber yurt aleyhine yürütmekte adeta yarış ediyorlardı. Hatta devlet namına kazayı idare eden bu hissiz, nankör resmi adamların himaye ve teşvikiyle Sarayköy'den yerli Rumlar güya o günlerde Menderes'i geçerek Sarayköy'e girecek olan Yunan ordusu için takı zaferler bile kurmuşlardı. Heyeti Milliye miz bu zafer taklarını mütemadiyen sabahları yıktırırdı. Fakat Rumlar geceleyin bu takları tekrar kurmak cüretini gösterirlerdi. Hiç şüphesiz ki bu hareketlerinden Rumlar mahalli hükümet adamlarından belki de teşvik ve himaye görüyorlardı. Bereket versin ki İstanbul hükümetinin bu kaymakamı ve şube reisi, Ankara hükümeti tarafından azledildi ve kazadan da bunlar de olup gittiler.
Bu ağır şartlar altında maneviyatı biraz sarsılan halk tabakaları aralarında bazı gerilemeler görüldü. Bu sırada Sarayköy'den başka yerlerde ise hiç de ümitli haberler gelmiyordu. Denizli'de biraz maneviyat sarsıntısı görülmeye başladı. Bir gece Yunan ordusunun Menderes'ten taarruza geçeceği ve behemehal o gece Sarayköy'ü işgal edeceği haberi gelmiş idi. Heyeti milliye hemen bir taraftan elindeki kifayetsiz vasıtalarla icap eden askeri tedbirleri aldı, diğer taraftan da telgrafhaneye (şimdi bu bina yanmıştır) koşarak telgraf müdürü ve bize o vakit milli mücadele devamında çok kıymetli hizmetler ifa eden ve halen Nazilli de emekli olarak yaşamakta olan Hüseyin Hüsnü Bey delaletiyle Mutasarrıf Beyi telgraf başına çağırttı. Kendisine telle “Bu gece Yunan ordusu Menderes'ten taarruza geçip Sarayköy'ü işgal edecekmiş, biz bazı müdafaa tedbirleri aldıksa da yetmeyecektir.Bize direktif verin ve yardım edin.” Dedik. Mutasarrıf Bey bize “Ben resmi memurum, bu hususta size muhatap olamam.” Diyerek makine başından sıvıştı gitti. Bir de Denizli i Heyeti Milliyesi 'nin yardımını isteyelim, “Heyeti milliye başkanı müftü Ahmet Hulusi Efendi 'yi telgraf başına çağırın” dedik. Denizli heyeti milliye başkanı Ahmet Hulusi Efendi' nin de o sıralarda maneviyatı sarsılmış olacak ki Denizli'yi terk ederek Dinar'a göç etmiş olduğunu duyduk ve bize “Denizli'de yok” dediler. O vakit ne ne yapacağını şaşırmış bir halde birbirimizin yüzlerine bakarak dona kaldık. Hatta heyeti milliye başkanımız müftü Ahmet Şükrü Efendi bizlere “Ben size dememiş miydim?” serzenişte bulunmak istedi. Hakikaten evvelce de müftü Ahmet Şükrü Efendi “Bu işin sonunu pek iyi görmüyorum, herkes başından yorganı çeker biz meydanda kalırız, resmi ordu ile biz çete harbi ile başa çıkamayız, gelin biz bu işten vazgeçelim, sonra bizleri asarlar” demiş idi de, ona genç elemanlar da kemali heyecanla müftü hocanın üzerine atılmış “Biz neyiz,heyeti milliyenin o toplanışındaki müzakeresinde Asaf Akmansoy' un hocanın rec' i mütalaasına karşı söylediği ateşli hitabesini hiç unutamam. Adeta hocayı söylediğine pişman etmişti. Bununla beraber artık ortada yegane ihtilal teşekkülü olarak çalışan Sarayköy kazası Heyeti Milliyesi bir taraftan da halkın ve etrafın takındı-ğı bu menfi tavırlardan yeise kapılarak çok nazik bir duruma düşmüş idi. Her tarafta felce uğrayan heyeti milliyelerin yanında yegane çalışan ve celadetini muhafaza eden Sarayköy kazası heyeti milliyesinin içinde de çarpışan iki fikir düello halinde için için kaynıyordu. İhtiyar mütevekkil zümre nerede ise teşebbüsünden vazgeçmek üzere bin dereden su getiriyorlardı, fakat ateşli elemanlardan müteşekkil genç zümre ise kararında sabit, icap ederse kutsal gayenin tahakkuku için ihtilalin icap ettirdiği her türlü vasıtayı kullanarak yürümekte tereddüt göstermiyordu. Diri ve genç zümrenin bu enerjik durumu karşısında artık ihtiyar ve zayıf zümre de dayanamayarak ister istemez yola gelmiş idi. Artık bundan sonra gayenin usulü için biraz da icap eden yerlerde şiddet politikasına başvurmak lüzum ve kana atına varıldı. Önce teşebbüsümüze iştirak ve yardımda ağır giden Buldan ve Kadıköy (Babadağ) kasabalarına birer heyet göndererek , nasihat yoluyla, fakir bir çiftçikasabası olan Sarayköy'e nispeten daha zengin olan bu tüccar ve dokumacı kasabalarımızın milli mücadele masrafları için yardımlarının temini cihetine gidildi. Bu maksatla ;
Buldan kasabasına bir müfreze silahlı kuvvet refakatinde müftü Ahmet Şükrü Efendi başkanlığında Emin Aslan Tokat, Münir Alp, Asaf Akmansoy'dan mürekkep bir heyet,
Babadağ kasabasına da keza aynı suretle Hacı Halilzade İsmail Efendi başkanlığında Fehmi Efendi ve Hafız Halil Efendilerden mürekkep (oluşan-birleşen) diğer bir heyet gönderildi.
Buldan'a giden heyet hemen Buldan'a varır varmaz halkı şimdi yanan hükümet konağına davetle büyük salona topladı. Mukaddes amacımız hakkındaki icap eden izahat verilerek maddi yardımları temenni edildi.Bir taraftan da Buldan'da Sarayköy'de olduğu gibi müftünün başkanlığında (halkın dini duygularını tahrik ederek bunlardan istifade etmek için bu teşekküllerin başına müftülerin geçmesini faydalı buluyorduk)bir heyeti milliye kurulmasını istiyorduk.
Burada teşebbüslerimiz karşısında hasıl olan bir teessür duyduk. Buldan müftüsü Mehmet Efendi tekliflerimize karşı topluluğun önünde halkı caydırır şekilde “Biz ruhaniyiz, böyle şeylere karışmayız”demiş idi. Mumaileyhin (anılan-adı geçen) bu menfi mütalaasına karşı, bizimle beraber Buldan'a gelen ve daha doğrusu o günü tesadüfen heyetimiz Buldan'a hareket etmek üzere iken Sarayköy'de bulunup da beraberimizde Buldan'a götürdüğümüz Necip Ali Küçükağa ile İslamiyet de ruhanilik yoktur hocam gibi bir hayli çetin ve sertçe münakaşalar yaptık.Fakat o sıralarda İzmir'de çalışmakta olan çalışkan arkadaşımız Dr. Behçet Uz' un kardeşi olan mumaileyhin fikrini değiştirmeye bir türlü muvaffak olamadık Nitekim bu korkak yurttaş milli mücadele faaliyetlerimiz boyunca mukaddes davaya katılmayarak bizden yardımlarını esirgemiş bir halde kendi köşesinde sakıt ve atıl kalmıştır.
Bereket versin ki Buldan da ikinci bir olay halkın önünde bizi tatyip etmiştir. Damatzade Halil Ağa adında yurtsever bir zat heyecanla ortaya atıldı ve halka hitaben “Hemşehriler bu mukaddes dava için yardımlarınızı esirgememeliyiz. Benden yüz lira, herkes adını ve yardımını bildirsin” dedi. Bu suretle az çok bir başarı ile teşkilatı kurmak ve bilahere Sarayköy'e avdet etmek üzere Necip Ali Küçükağa' yı Buldan'da bırakarak Sarayköy'e döndük. Fakat sonradan öğrendik ki o gece Necip Ali, handa bu maksat için ısrar etmemesi hususunda pek çok baskılara maruz kaldığından, ertesi sabah erkenden teşkilatı kurmağa muvaffak olamadan Sarayköy'e kaçıp gelmiş ve bize de dert yanmıştır.
Babadağ kasabasından dönen heyetimizde pek müspet bir başarı elde edemeden keza Sarayköy'e dönmüştür.
Pek çoğu daima tabiatla uğraşır, saf ve temiz, bağcı ve çiftçilerden mürekkep olarak toplanan Sarayköy halkı milli mücadele davasında cidden çok heyecanlı ve yurtseverlik duygusu ile çalışır olmalarına rağmen daha çok ticari işleri ile meşgul olduklarından mı , nedense Buldan ve Babadağ halkı milli mücadele davasında biraz daha ağır, ilgisiz ve pasif durumda kalıyorlardı. Fakat bu menfi hareketlerinin cezalarını maalesef şu suretle çekmişlerdir;
Düşman kasabalarına gelirken bir tüfek bile patlatmadıklarından Buldan uzunca müddet kolaylıkla düşman işgalinde kalarak mezalime(zulümler) uğramış olarak;
Kadıköylüler ise davaya karşı takındıkları menfi durumlarından dolayı içlerinden bir hayli kara kurbanlar vererek cezalarını çekmişlerdir.
Bu kutsal davada cidden takdirlere şayan bir kahramanlık ve heyecanla çalışıp etrafına ön ayak olmak şerefine bihakkın (hak ederek) layık olan ve bununla ebediyen iftihar edecek Gazi Sarayköy halkı ise, düşmanın taarruzistikametlerini çevreleyen Menderes tabii hududundan da faydalanmasını bildiklerinden, duçar (maruz kalmış) oldukları çok ağır maddi zararlar pahasına da olsa, topraklarının bı karışımı bile nihai zafere kadar düşmana çiğnetmemişlerdir.

Sarayköy Kuvvayı Milliyesi - Sarayköylü Gönüllüler





 















Bu günlerde bir taraftan gönüllü celp etmek, bir taraftan da onları teçhiz hususunda işleri ve münakaşaları çoğalan ve önem kazanan Sarayköy Heyeti Milliyesi bünyesini kuvvetlendirmek ve muamelelerine daha çok resmiyet vermek maksadı ile içlerine daha kuvvetli bazı elemanlar almak ve inzibat teşkilatı kurmak suretiyle teşkilatını tevsi etmek zaruretini duydu. Hatta muamelelerinde ve evrakta sırf başkanın imzasıyla iktifa (yetinme) etmeyerek bir de kazdırılacak büyük bir resmi mühürle bütün muamelelerinde (işlemlerinde) heyeti milliyeyi bir kül halinde ilzam etmek için, evrakın resmi bir heyeti milliye mühürü ile mühürlenmesini muvafık (uygun olmak) ve lüzumlu gördü.Ve hemen “ Sarayköy Kazası Heyeti Milliyesi ” Adlı bir mühür kazdırıldı. Artık bundan sonra bütün emir ve kararların altına heyet huzurunda o mühür basılıyordu. Bu mühürle heyeti milliye diğer kurumlarda olduğu gibi mesela başkanın şahsi diktasından kurtarılıyor , ona bir nevi hükmü şahsiyet verilmiş oluyordu. Bu mühürle mühürlü evrakta başkaca reisin imzası dahi olmasa ilgililere bir emir mahiyetinde tesir yapıyor ve muhtevası muhatabı tarafından tereddütsüzce tatbik ediliyordu. Bu ilk kazdırılan tarihi ihtilal mühür ü ile mühürlü mazbata halinde bir belge sureti örnek olarak bu tarihçenin sonuna derce (içine alma-biriktirme) edilmiştir. Bu sarılıda iyi bir talih eseri olarak Sarayköy'ümüze Mithat İzzet adında, tecrübesiz olmakla beraber celadetli (yiğit),dürüst, çalışkan, ufak tefek boyda bir kaymakam Ankara hükümeti tarafından tayin edilerek vazifesi başına gelmişti. Bu zat daima heyeti milliyenin bütün faaliyetini destekliyor ve binaneleyh bu suretle müşterek ve mütesanit çalışmada kazada her işte daima iyi neticeler alınıyordu.Mahalli hükümetle heyeti milliye teşkilatının bu mütesanit çalışması neticesinde “Bu zamanlarda artık işgal bölgelerinde Rumların ve Yunanlıların zulümleri çekilmez hale geldiğinden” Sarayköy 5 Heyeti Milliyesi mahallinde gönüllülerden teşkil edeceği müfrezelerle Nazilli'ye gece baskınları yaparak güzel Nazilli'yi kurtarmak ve oradaki islam ahaliyi düşman zulümlerinden korumak ve onları hürriyetlerine kavuşturmak için sürekli çete harpleri açmak suretiyle harekete geçmek kararını almıştı. Sarayköy Heyeti Milliyesi'nin çok verimli ve heyecanlı, fiili çalışmaları müspet neticeler vermeye başladığı bu sıralarda Denizli müftüsü Ahmet Hulusi Efendi 'nin de Dinar'dan Denizli'ye avdet etmesiyle Denizli'de sukuneti bırakıp bir canlılık hareketi hissedilmeye başlamıştı.Bu sıralarda Sarayköy'de fiili olarak şu faaliyetleri görüyoruz. Heyeti milliye tamamıyla kuvvetlenmiş ve serpilmiş, tehditlerini ve emirlerini kayıtsız şartsız ikaa muktedir (güçlü) adeta bir hükümeti muvakkate gibi dinamik bir otorite haline almıştı.Evvela geniş mikyasta gönüllü toplamak icap ediyordu. Bu maksatla sağa sola memurlar ve heyetler gönderiliyor ve halkı bu yüce gayeye sevk edebilmek için her türlü zoru kullanarak müspet teşebbüslere girişiyordu.
Evvela, Sarayköy'de oturmakta olan Yüzbaşı Süleyman bey kumandasında bir müfreze teşkili ile Nazilli'ye baskına gönderilmesi, heyeti milliyece muvafık görüldü. Bu yüzbaşı Süleyman bey müfrezesinde büyük bir ferefat ve fedakarlıkla çalışan Sarayköylü gönüllülerden tahsildar Yusuf efendi, koca müftü oğlu Ahmet, Halit ve Ferhat efendiler,tahsildar Şefik efendi,tahsil memuru Avni efendi, ayakçıoğlu Ahmet Fuat Dülger, Ömer oğlu Lütfü usta, havuççu Ahmet, Tosunlarlı Yörük Hasan oğlu Halil, İmam oğlu Kara Halil , Hacı Başçavuş zade Ali oğlu Halil İbrahim, Hasköylü Hafız Ahmet efendi, Hacı Mollaoğlu Cemal, Kangır Mehmet çavuş oğluKoca Hasan, Alaiyeli Hasan, Feslihan mahallesinden Salih onbaşı, Borazan Şaban oğlu Osman çavuş,Muhacır Ali Çavuş, Kızılhisarlı süvari Mustafa, Kozalı oğlu Esat, Hacı molla oğlu Ömer, palanın kel Mustan,Yörük Yusuf... vesaire gibi daha adldrını hatırlayamadığım kahraman mücahitlerimizden teşekkül eden bu müfrezeye, Tavaşlı oğlu Ömer bey' in Ahmetli ve Tosunlar köylülerinden kürekkep olarak teşkil ettiği otuz küsur atlı ve “Menderes Güneşi” ismini alan mücahit grubu ile 17/Haziran /1919 da Duacılı köyündenn Molla Bekir (bu zat sonradan Yörük Ali Efe nin Bekir emmisi olarak Yörük Ali Efe çetesinde çalıştığından, Denizli'de karargahında, şimdiki vali konağında, Yörük Ali Efe nin rakibi umum kumandan Demirci Mehmet Efe tarafından öldürülmüştür.) komutasında Kör Hasan, Koca Ahmet, Ahmet oğlu İsmail, Sansar Ali vesair köylülerden kürekkep diğer bir molla Bekir çetesi ile , sonradan Musa Efendi çetesi de ilhak(katma-katılma) ettiler Ve hepsi birleşerek Nazilli istikametinde yola çıkmak üzere hazırlandılar. Daha önceden bu mücahit kuvvetler Sarayköy Heyeti Milliyesi' nce Teçhiz edildikten sonra çarşı meydanında kuyu önünde toplandılar. Kendilerine kuyunun kenarında heyeti milliye namına Emin Arslan Tokat tarafından sureti aşağıda yazılı nutuk söylendi.
“Sevgili hemşehrilerim, bugün aziz vatanımızı pis çizmeleri ile çiğneyen küstah bir düşmanı yurdumuzdan tard etme kararını vermiş bulunuyoruz. Siz kahramanlar da bu büyük ve milli davanın tahakkuku için silaha sarılmış bir halde hareke müheyyasınız. (hazırsınız) Şimdiden gazanız mübarek olsun. İnşallah sağlıkla gider düşmanıkovar ve yurdumuzu kurtarır ve milletimizi de kaybolan istiklaline tekrar kavuşturursunuz. Nazilli de düşman çizmeleri altında bin bir zulüm ve vhşi işkenceler altında inleyen dindaşlarımızı da kurtarır, onları da hürriyetlerine kavuşturusunuz ve pek yakında büyük başarılarla ve gazi olarak yine böylece sağ salim dönersiniz. Selametle gidin yiğit hemşehrilerim”
Bu suretle teşci (kutlanan) edilen Sarayköy mücahitlerinden teşekkül eden müfreze çarşı meydanında toplanan binlerle Sarayköylünün gözyaşları ve coşkun dua ve tekbirleri arasında uğurlandılar. Müfrezeyi teşkil eden ve esasen her biri birer eski muharip asker olan bu hemşehriler Ey Gazi marşını söyleyerek Nazilli istikametinde atlarına binerek hareket ettiler. Bu sıralarda Sarayköy'e 8 Haziran 1919 tarihinde topçu binbaşı Hakkı Bey geldi. Bizim bu vatani hareketimize candan katıldı ve teşvik etti. İki gün sonra da 10/Haziran/1919'da Şehzade Abdülhalin Efendi'yle gelip de İstanbul'a avdet etmek istemeyen yüzbaşı Ekrem Bey komutasındaki mızraklı süvari bölüğü de Sarayköy'e geldi ve aynı gayeye iltihak (katılma)etti. Bu iltihaklar da maneviyatımızı iyice yükseltmişti. Bütün bu milli kuvvetler Sarayköy ilçesinin Menderes kenarındaki Dailli(Yakayurt köyü) genel karargah ittihaz ettiler. Artık Sarayköy tam ve faal bir hudut şehri manzarasını almıştı. Bu tarihten bir gün sonra arefeyi birgün sonra da Ramazan Bayramını kutlayacaktık. Fakat işgal altında inleyen yurttaşlarımızın çekmekte oldukları ızdıraplar bize ağız tadı ile neşeli bayramlar yapmamıza mani oluyordu. Binaneleyh bu mübarek bayramı bir tarafa bırakarak mücahitlerimiz büyük dava için Nazilli istikametinde yola çıkmak üzere idiler ki Denizli'den 14/Haziran/191 günü komiser Hamdi bey refakatindeki mücahitler arasında bilhassa Halil İbrahim oğlu Rüştü, Baytar Cevdet , Kozalı oğlu Ali, baytar hoca zade Ali tevfik, Manastırlı Ragıp, Şerif Ali oğlu Şükrü, Kaşif efendi oğlu Nail, Küçük İsmail Efendi oğlu Vecihi, Komiser Abdülkerim oğlu Mehmet İzzet, mülazım Murat, Abdullah oğlu Mühendis Fevzi, Kızılağa oğlu Şükrü, mülazım Raşit, kasap Ali oğlu Ahmet, Mehmet Efendi oğlu Rıza, müftü zade Fevzi, Halil Hilmi ce saire gibi bazı kimseler nazarı dikkati celbediyordu.
Nihayet bütün bu kuvvetler “Dülger oğlu Lütfü usta ve Havuççu Ahmet gibi gözü açık ve heyeti milliye ye lazım kimseler alı konarak” ve arkaları sıvazlanarak alkışlarla ve büyük törenlerle karayoluyla Nazilli'ye doğru hareket ettiler. O sıralarda Nazilli de Yunanlılar bulunduğundan tren seferleri durmuştu. Mütemadiyen “Salatentuncina” duaları okuyan Sarayköylüler artık her gün heyecanlı tekbirlerle mücahitlerin zafer haberlerini ve müjdelerini bekliyorlardı. Bu maksatla karadan atlı postalar gidip geliyor ve adım adım mücahitlerin hareketleri takip ediliyor ve elde edilen yeni yeni malumat halka bildiriliyordu. Müfrezelerimiz yolda “Ey Gaziler” marşını söyleyerek ilerlerken Sarayköy ve Hamdi bey kuvvetlerinden ayrılan kırk kişilik bir müfreze Sultanhisar' la Atça arasındaki tren köprüsüne, Yörük Ali Efe çetesi de Malgaç köprüsüne önemlice baskınlar yaptılar. Bu baskınların esasen Rum olan istasyon memurları tarafından demiryolu teliyle Aydın ve Nazilli deki Yunan işgal komutanlarına duyurulması ve daha da mübalağlı uçurtmalarla büyük Türk çetelerinin o gece Nazilli'yi basacakları rivayetlerinin ulaşması üzerine Nazilli'deki Yunan taburu hemen Nazilli'yi ateşe vererek koşar adımla Aydın istikametinden çekilmeye daha doğrusu kaçmaya başladı.Artık ertesi günü Nazilli, kuvvetlerimiz tarafından kolayca işgal edildi. Yörük Ali Efe nin saksı başı ile Nazilli sokaklarında artık çalımına payan yoktu.Bu suretle 26 Haziran 1919 tarihinde Nazilli de bir arada olmuştuk. Fakat ne çare ki bir taraftan Nazilli yanıyor, bir taraftan da ekmeksiz ve unsuz kalan halk açlıktan perişan bir hale gelmişti. Nazilli asayişini temine çalışan Ödemişli Denizli polis komiseri Hamdi bey “Nazilli açtır, ekmek yetiştirin” feryadı ile mütema-diyen un ve ekmek istiyordu. Hakikaten Sarayköy ve Denizli fırınlarından Nazilliye durmadan ekmek ve un gönderiliyor, mücahitlerimizin ve Nazillilerin doyurulması çalışılıyordu. Neden sonra Nazilli kendine gelebildi ve çifte bayramı idrak edebildi.
Cephede ve gerilerde cereyan eden bu başarılı faaliyetlere muvazi olarak Denizli müdafai hukuk ve reddi ilhak teşkilatı da bünyesini takviye ederek genişletilmiş ve Denizli Heyeti Milliyesi adıyla teşkil ettikleri ve altı şubeye ayrılan bu genişçe teşkilatta aralarında iş bölümü yaparak daha canlı ve disiplinli bir surette çalışmalara başlamışlardır. Her şubede bir başkan ile iki aza ve bir de katip çalışıyordu.
Her şubede bir başkan ile iki aza ve bir de katip çalışıyordu.
O tarihlerde Denizli Heyeti Milliyesi'nde çalışanlar; Başkan Müftü Ahmet Hulusi Efendi, şubelerde çalışan en nüfuzlu başkan ve üyelerde Tavaslı oğlu Mustafa Bey, Küçükağaoğlu Ali, Nakip Ahmet Ziya , Dr.Kazım, Başkatip Hacı Fakizade Nevzat, Tahir Efendizade Kazım Efendi,Tat Osman oğlu Emin Efendi, Süleyman oğlu Ahmet, Yağcı oğlu Ahmet Baki, Dalamanlızade Mehmet Şükrü, müftüzade Fevzi, Belevli Yusuf, Yzb.Mustafa, Hacı Raşit, Dr. Mazhar Germen ve kalemde inzibat işlerinde çalışan Kapancıoğlu Hulusi, Çakır Efe ve sair beylerdir. Diğer kazalarda ise;
1.Çal Kazası Heyeti Milliyesi ; Başkan müftü İzzet Efendi, aza fabrikacı Necip Bey, Hacı Mahmut Efendi,Ortaköyden Emin Efendi, Ortaköylü Şakir Ağa, Belediye Reisi Hacı Mehmet Ağa, Derviş Efendi,Damatzade Abdullah Efendi, Ahmetzade Osman Efendi, Arapzade Ahmet Efendi, Hacı Mustafazade Tevfik Bey,, Abdurrahmanzade Sadık Efendi, Ahmetzade Derviş, Zeybekzade Ali Ağa, İbrahim Çavuş oğlu Hüseyin, Bekir Ağa oğlu Mustafa ve yedek subay Ahmet Akşit beylerden.
2. Tavas Heyeti Milliyesi : Başkan Kerim'in Osman ağa,azalar şeyh Ali zade Osman Ağa, muallim Mehmet Ali Bey, Nalbant Abdullah Ağa, Şeyh Ali zade Mehmet Kamil , Hırkalı Halil Ağa ve sair zatlardan müteşekkildir.
Buldan ve Çivril kazaları işgal altında olduklarından bir malumat yoktur. İstirdadından sonra Hacı Süleyman Efendi' nin başkanlığında Nazilli de bir heyeti milliye kurulmuştu. Bu heyeti milliyeler vatan müdafaasında bilhassa yiyim ve giyim tedariki bakımından geri işlerde cidden başarılı bir suretle candan çalışmışlar ve vatanın bihakkın minnettarlığını kazanmışlardır. “Yalnız Sarayköy Kazası Heyeti Milliyesi dökülen kanlar müstesna para ve mal olarak yarım milyon liraya yakın fedakarlık yapmıştır.” Bütün bu heyeti milliyelerin yegane düşündükleri vatanın kurtulması için fedakarlıları hesaba katmayarak ne yapmak lazımsa tereddütsüzce ve ciddiyetle yapmaktı.Evvela cepheye mümkün olabildiği kadar fazla miktarda mücahit gönüllü toplayıp sevk işi başta geliyordu. Fakat yalnız gönüllülerle bu işin tam başarılamayacağı anlaşıldığından bazı esnaf erbabını da silah altına celp ve sevk etmek zarureti hissedildi ve 18/Temmuz 1919 da bir nevi heyeti milliyelerce seferberlik ilan edilerek gönüllülerden başka 1300 ila 1310 doğumlularla bütün yedek subaylar celp ve sevk edilmeye başlandı. Nazilli ilk zamanlarda davaya pasif kalmıştı. Başlangıçta müdafaa için halk arasında arap yüzbaşı demekle maruf Jandarma K Yüzbaşı Nuri Bey'in teşviklerine rağmen , eşraftan Hacı Süleyman Efendi nin cesaretsizliğinden halk da ilgisini esirgemiş ve ilk teşebbüsler yürümemişti. Sonradan tehlikenin azametini idrak eden Nazilli lerde davaya katılmışlar ve candan çalışmaya başlamışlardır. Bu geniş ve atılgan faaliyetler artık Yunanlıları bihakkın ürkütmüştü. Sarayköy'de otuz bin mevcutlu bir milis hazırlandığını duyan Yunanlılar endişeler içinde idiler. Bu ciheti İngilizlere şikayet etmiş olacaklar ki, o günlerde hususi trenle bir İngiliz heyeti Sarayköy'e geldi, vaziyeti inceledi. “Bu neticesiz teşebbüslerden vazgeçiniz” tavsiyelerinde bulunarak dönüp gitti. Sonradan anladık ki bu heyetin başkanı Yunan dostu, İngiliz yüzbaşı üniforması giymiş, hakikatte yedek subay olan Söke miyan kumpanyası müdürü Hover imiş. Hover ‘in tavsiyesine ehemmiyet vermeyerek faaliyetini genişleten milli kuvvetlerimizin dağılmaları için teşebbüslerini yenilemek üzere hususi trenle bir deniz albayı başkanlığında ikinci bir İngiliz heyeti daha geldi. Bu heyet istasyonda Sarayköy halkı tarafından karşılandı. Bu karşılama töreni de cidden görülmeye şayandı. Gerek harekette bulunan gönüllü kuvvetlerimizin faaliyetlerini ve gerekse Sarayköy'de toplanıp Yunan ordusunun ilerlemesine mani olacak ve hatta lüzumunda taarruza bile kalkacak olan mefruz kuvvetleri yerinde görmek üzere mütareke komisyonu namına İngiliz Akdeniz filosu amirali Galtrop tarafından gönderilen ve bir deniz albayı başkanlığında Sarayköy'e gelen bu İngiliz askeri heyeti Sarayköy istasyonunda trenden inerken pek asabi ve endişeli idiler. Çünkü bu treni demiryolunun Menderes'i geçtiği noktadaki köprüde milis kuvvetlerimiz tevkif etmiş ve trenin köprüyü geçmesine mani olmuşlardı. Nihayet siyasi bir ingiliz heyeti olarak geçmelerine vuku bulan istizan üzerine belki bizlere de faydası olur düşüncesiyle heyeti milliye müsaade etmişti. Bu hususi müsaade ile Sarayköy'e kadar nöbetçilerimizin nezaretinde gelen bu heyet tabii birçok ihtimalleri düşünerek asabi ve endişeli olmakta haklı idiler.
Sarayköy istasyonunda kadılar dahi sopa ve tek av tüfeklerle silahlanmış oldukları halde binlerle istikballi bu heyetin önüne çıkta. Bilhassa Sarayköylü Adöv Ayşe adındaki mücahit kadınımız diğer bazı silahlı kadınlarla halk içersinden fırlayıp çıkarak İngiliz heyetine karşı yürüyüp, “Efendiler, siz de insaf yok mu, nedir bu yaptığınız? Bu ümmeti Muhammede acımıyor musunuz Bu kudurmuşları bizim üzerimize gönderiyorsunuz. Gelecekleri varsa görecekleri vardır” diyerek tüfeğini kaldırıp heyetin üzerine yürümesi cidden görülmeye değer, heyecanlı bir manzara idi. Heyet hepsini dinledi, konuşmalarda bizzat ben tercümanlık yapıyordum, zira halk heyetin getirdiği Rum tercümanla haklı olarak itimat etmiyordu.Nihayet bu konuşmalarda ve ertesi günü bu heyet önünde ve hükümet avlusunda yapılan binlerce kişilik mitingde “Yunanlıların bu haksız işgal ve mezalimin bunca protestolara rağmen hala devam edip genişlemesi karşısında artık milletin silaha sarılmak mecburiyetinde kaldığı ve binaneleyh Yunan ordusunun bundan sonra olsun daha fazla ilerlemesine ve genişlemesine müsaade edilmemesi ve mezalime bir son verilmesi için kendilerinin kıymetli delaletleri” ni diler mahiyetteki ricalar halkın gözyaşları ve silahlı kuvvetlerin de nümayişleriyle (gösteri) kendilerine anlatıldı. Buna karşı heyetin verdiği cevap “Hakkınız var, tasavvuf edeceğiz, bundan sonra Yunan ordusunun daha fazla ilerlemesine müsaade etmeyeceğiz , müsterih olun ve dağılın!” Mahiyetinde idi.Bu vaade sevinen halk, o geceyi Sarayköy'de Kaymakam Ferit Bey'in evinde geçiren bu İngiliz askeri heyetine karşı ziyafetler vermek ve kendilerine arzuları üzerine atlar tedarik ederek karadan Nazilli istikametinde Yunan işgal sahasına kadar teşvi etmek suretiyle haklarında tezahürat ve misafirperverliklerde bulundu. Fakat ertesi günü geçtiği yerlerde gördüğü milli kuvvetler hakkında malumat edinen bu İngiliz heyeti –ihtimal ki içlerinde İngiliz üniforması giymiş Yunan subayları da vardı- Nazilli'ye avdet eder etmez vaatlerine rağmen milli kuvvetleri az görmüş olacaklar ki (yahutta milli kuvvetlerin daha da çoğalmasına imkan ve meydan vermemek için) Yunan ordusunu taarruza kaldırdılar. Bu manzara karşısında yeise düşen halk artık bütün asabiyetiyle ve tam manasıyla nefsini müdafaa için silaha sarılmak ve savaşmak zaruretini bir daha duydu. Artık nazari mahiyetten ileri gidemeyen protestolar bir tarafa bırakıldı ve tam manasıyla ciddi surette savaşa karar verildi ve milli mücadeleye karar verildi. Asabileşen mücahitlerimiz coşkun bir halde savaşa atıldılar ve Aydın istikametinde taarruzlarına bütün şiddetiyle koyuldular. Bunun için de 27 Haziran 1919 tarihinde bütün mücahit kuvvetler Aydın'a büyük baskın vermek üzere Yunanlıları kovalayarak Umurlu'da toplandılar. Yörük Ali Efe çetesi burada idi. Topçu Binbaşı sı İ.Hakkı ve Binbaşı Hacı Şükrü Beyler de burada idiler. Bu sırada –2 Temmuz da Tavas'tan köpekçi Nuri Efe ve muallim Mehmet Ali Beyler idarelerinde gönderilen bir mücahit grubu da civardaki Serçe Köyüne yerleşti. Tavas' tan mülazım Mümtaz Efendi'nin yıldırım müfrezesi, Hırkalı Halil Ağa müfrezesi,Acıpayam'dan müftü Hasan ve Kızılhisarlı Hasan Efendiler müfrezesi, Acıpayam'dan mülazım Ethem Efe müfrezesi de oradaki kuvvetlere iltihat ettiler. Bu suretle Umurlu adeta büyücek bir karargah halini aldı. Bu kuvvetlere civar halktan da iltihaklar vaki oldu . Artık Aydın'a baskına karar verilmişti. Fakat günü ve saati vardı. Dağınık bir halde bütün kuvvetlerin tensik edilerek taarruzda tek kumanda altında toplanması ve idaresi icap ediyordu. Zira Aydın'da müdafaada muharebeyi kabul etmiş, tam teçhizatlı , yayılmış bir Yunan alayı vardı. Ertesi günü bayram idi. Sarayköy müfreze kumandanı yüzbaşı Süleyman bey acele etti. “Bayram namazını Aydın'da kılacağım” diye kimseyi dinlemeden vaktinden evvel kıtasıyla harekete geçti. Fakat pusuya düştü ve yapılan müsamede kendisi şehit düştü ve hatta mahiyetindeki mücahitlerden Borazan Şaban oğlu Osman Çavuş, Ali Çavuş ve Hamza da bu meydanda şehit düştüler. Borazan Osman Çavuşun Yunanlılar tarafından vahşiyane bir surette dirisinin yüzüldüğü , sonradan cesedi elimize geçtiği zaman görülmüştür.Keza bu müsamede Kızılhisarlı Süvari Mustafa Ali ile Kozalı'nın Esat ağırca, Hacı Molla oğlu Ömer de sağ kolundan olmak üzere yaralandılar. Bu yaralılar tedavileri için savaş gerisi olan Umurlu'ya gönderildiler. Bu harbe Sarayköy' lü binbaşı Hacı Necip zade Etem Bey de (yedek subay Cemal ve 32 nefer süvari ile) iştirak etmiştir. Sarayköylü Mehmet Ali Kaptan'da bu savaşta yararlık göstermiştir.Ertesi günü umumi taarruz başladı.Top yatağından mühimce savaşlar oldu. Yunan alayı dayanıyordu. Yunanlılar top da atıyorlardı. Savaş kızıştı, bizim kuvvetler Yunanlıların karşısında biraz bocaladılar. Bunu gören topçu binbaşısı İsmail Hakkı bey 57. Tümenden daha evvelden ihtiyaten getirttiği iki topu savaşa soktu ve bu toplarla piyadelerimizi korumak için Aydın'a dövmeye başladı, işte o vakit Yunanlılar “Eyvah ! 57.Tümende resmen savaşa katıldı” diyerek endişeye düşmüşler ve bu suretle de maneviyatları çok sarsılmış, biz bunu sonradan duyduk. Esasen daha önceden Yörük Ali tarafından Malgaç köprüsünün basılarak bir Yunan müfrezesinin yok edilmesiyle maneviyatı sönük olan düşman nihayet mücahitlerimizin ser hücumlarına dayanamayarak Müslümanları toplayıp camilere doldurarak üzerlerinden kilitlemiş ve her tarafa ateşe vererek kaçmıştır.28*29/Haziran da Aydın yanıyordu. Artık Aydın kuvvetlerimiz tarafından 30 Haziran 1919 da tamamıyla istirdat (geri almak) edilerek işgal edildi.Yörük Ali Efe hemen Pınarbaı tarafından Aydın'd a girerek hapishaneyi işgal etti. Bütün hapisleri bırakıp yanmakta olan memleketi, yurttaşları kurtarmak için azami bir gayretle çalışıyordu. Fakat maatteessüf (ne yazıkki-maalesef-üzülerek) hareket yüzünden uzun zaman yorgun ve kirli düştüklerinden, Sarayköy' e avdet mecburiyetini hissederek panik halinde kaçmakta olan Düşmanı takip etmemek gibi büyük bir gaflete ve hataya düştüler. Sarayköy'den giden mücahitlerimizin süvarilerden ibaret olanlarının çoğunluğunu teşkil eden kısmı bir gün tozu dumana katarak Sarayköy' e geri döndüler. Tamamıyla Süvari mücahitlerden mürekkep olan bir müfrezemiz karadan Buldan istikametindeki Menderes köprüsünden Sarayköy'e doğru ilerlerken Nazilli ve Aydın'ı istirdat etmelerinden mütevellit zafer neşesi ile vaktiyle kendilerinin çok fenalık eden Rum mahallesi sakinlerini de belki korkutmak amacı ile binlerce cephane sarf ederek havaya silah ata ata ve milli marşlar söyleye söyleye tezahürat yapıyordu. Bütün kasaba halkı kendilerini ta kasaba dışındaki kanar ede istikbale gitmişlerdir.
Mücahitlerimizin gelmesiyle herkes sarmaş dolaş birbirleri ile öpüşüyorlardı. Yaralananlarla şehit olanların yakınları alay içinde beklediklerini bulamayınca bütün halkla beraber matemlere bürünmüş durumda gözleri yaş dolu çığlıklar koparıyorlardı. Alay bu şekilde yine hareket ettikleri yere, çarşı içindeki kuyunun önüne geldi ki şimdi bu yerde mütevazı bir abide dikilmiş olup, yine orada her yıl Sarayköy 'lüler geçmişi hatırlama gayesi ile törenler yapmaktadır. Orada kendilerine yine Heyeti Milliye namına Emin Aslan Tokat “Hoş geldiniz gazi yiğitler, gazanız kutlu olsun, inşallah bu mücadeleyi zafere kadar devam ettireceğiz ve behemehal kazanacağız. Vatan için şehit düşenlerin ruhlarına fatihalar okuyalım ve onların önlerinde secde ile eğilelim” mealindeki nutku ile törene son verildi. Ve herkes evlerine dağıldı.
Bu suretle cephede takip edilmeyen düşman arkasına bakıp kovalanmadığını görünce durdu ve tekrar toparlanarak geri dönme fırsatını buldu. Geriden de yardımcı kuvvetlerde alarak tekrar Aydın üzerine çullandı, Aydın'da kalan mahdut miktardaki milli kuvvetlerimiz gerçi hayli çetin müdafaa harpleri verdiler, ancak Yunanlıların üstün kuvvetleri karşısında duramayarak ricata (geri çekilme) mecbur oldular. Bu suretle güzel Aydın 3/Temmuz/1919 da tekrar Yunanlıların eline düştü. İşte o zaman mücahitlerimiz tarafından Aydın'ı kaybetmeden mütevellit teessürle “Aydın Aydın güzel Aydın, korkma bizden ayrılmadın” marşı yakılarak terennüm edildi. Bu marş hala mekteplerimizde söyleniyor. Aydın dan gerilere doğru ricat etmekte olan kuvvetlerimiz artık nihayet Köşk te tutunabildi ve bir hayli daha ser müdafaa savaşlarından sonra inatla köşk cephesini tesis ettiler. Artık 30/Temmuz/1919 tarihinde umumi karargah kati olarak Köşk te kuruldu ve yerleşti. Bu sırada dağda eşkıyalık yapmakta olan ve hatta o günlerde Bozdoğan hükümet konağını bile basan meşhur eşkıyalardan Demirci Mehmet Efe'nin milli ve hissi duyguları tahrik edilerek Nazilli'den Hacı Süleyman Efendi ve Pirle Beyli köyünden Mehmet bey ve Hamza Bey delaletleriyle (yol göstermeleri) dağdan dağ dan indirilmesi ve şu nazik zamanda vatan müdafaası için vazifeye gelmesi teşebbüsüne geçildi. Yurdunu ve dinini korumak için bu teklifi ve ödevi demirci Mehmet Efe kabul etti ve 20 küsur kızan ile beraber dağdan inip köşk cephesindeki karargaha iltihak (katılmak) etti.
Köşk artık Milli Aydın cephesinin siyasi ve askeri merkezi olmuştu. Bu sırada Köşk'te bir hayli mühim şahsiyetler toplandı. Bunlar Demirci Mehmet Efe, Yörük Ali Efe, 57. Tümen Komutanı Albay Şefik, Binbaşı İsmail Hakkı, Binbaşı Hacı Şükrü, Yüzbaşı Jandarma K.Nuri, eski milletvekillerinden İlhami, Denizli müftüsü Ahmet Hulusi, Teğmen Zekai ve yedek teğmen Necmi, Dokuzun Hasan Hüseyin Efe, Zurnacı Ali Efe, Dokuzun Mehmet Efe, Sökeli Ali Efe vesaire gibi kimselerdi. Bunların aralarında yapılan bir toplantıda ıslah ve tespiti lüzumuna ve gönüllülerin askeri bir teşkilata bağlanmasına ve Binbaşı Hacı Şükrü Bey'in “Aydın ve havalisi cephe komutanı” sıfatıyla çalışmasına ve Binbaşı Hakkı Bey'in de cephenin topçu komutanı olmasına karar verildi ve işe başlandı. Bu sırada 57. Tümenin subayları güya milis kuvvetlere mensupmuş gibi başlarına poşular sarmıştı. Bu suretle köşk cephesi az çok tanzim ve tensik (düzenleme-tertip etme) edilerek tespit edilebilmiş ve bundan sonrası için düşmanın serbestçe ilerleyişi artık kati olarak durdurulmuştu. Bu cephe bir taraftan Ödemiş istikametine doğru uzatılmış ve adına da Balyanbolu cephesi konmuştu. Yunan ordusu müdafaasız bölgelerde artık silah omuza yürüyemiyordu. Karşısında gönüllü mücahitlerle efe ve zeybeklerden mürekkep az çok bir komuta altında idare edilir teşkilatlı bir kuvvet can siperane bir surette vatan topraklarını kahramanca müdafaaya başlamıştı. Bu silahlı müdafaa, vatani ödevlerini müdrik (olmak-idrak etmek) atılgan, cesur, yurtsever ve celaletli(heybetli-ulu) komutanlar sevk i idaresinde başlangıçta daha ilerlerde mesela İzmir'de Yunanlılar 'ı çıkartmamak suretiyle başlasaydı, şüphesiz Yunan ordusu bu suretle müdafaasız bırakılan topraklarımızda yerli Rumlar' ın da katılmasıyla yuvarlanan kar topu gibi kolaylıkla büyüyüp ilerleyemez ve hiç olmazsa Milen hattını geçemez ve yurdumuz da bu kadar tahrip ettirilmemiş olurdu.
“İhtilaf devletleri tarafından Yunanlılar 'a Milen hattına kadar ilerlemeleri ve bu hattı geçmemeleri emredildiği halde Yunanlılar ortalığı sahipsiz ve müdafaasız bulunca 2/Kasım/1919 tarihinde bu hatta da durmayıp ilerlemişlerdir.” Bundan dolayı evvela İstanbul Hükümeti, sonrada sırasıyla ellerindeki mücehhez (donanmış) müdafaa kuvvetlerine rağmen pasif kalan İzmir'deki askeri otorite “kolordu ve komutanı Nadir paşa” ve nihayet aynı hatayı irtikap (suç işleme)eden Aydın'daki 57.Tümen Komutanlığı “Komutan9ı Albay Şefik” tarih karşısında sorumludurlar. “Güya o sıralarda İzmir' de 17. Kolordu Komutanı Nadir paşa keyfiyeti harbiye nezaretine bildirmiş ve talimat istemiş ise de, Harbiye nazırı Şevket Turgut paşa cevaben; mütareke icabıdır mutavaat (baş eğme-boyun eğme-itaat) ediniz, demişse de Vatan müdafaası için bu cevap Nadir paşa için tabiatıyla bir mazeret olamaz” Bereket versin ki tarihin başladığı günden beri egemen yaşamış, kölelik nedir bilmemiş ve medeniyet aleminde büyük hizmetler ederek ölmez eserler bırakmış yüce Türk milleti ve Türk yurdu bu suretle kutsal ödevlerini yapamayan aciz hükümet adamlar ile komutanların “Bu millet tarih boyunca büyük başarılar ve şanlı zaferler kazandıran ve halen benliğinde onların minnetini taşıdığı kahraman büyük devlet adamları ve komutanlara malik olmakla ne kadar iftihar ederse maatteessüf (ne yazık ki-üzülerek-maalesef) yine tarih boyunca kendisine ihanet eden hain bazı devlet adamlar ile komutanları da rastlamakla o derece dil humdur”
İhaneti karşısında kutsal tanıdığı milli varlığını korumak için bizzat ayaklandı, savaştı ve nihayet bin fedakarlıklarla milli mücadelede zaferi kazanarak bugünkü şanlı ve egemen durumuna kavuştu. Ne ise köşk te tespit edilen cephede düşman yine ara sıra taarruzlar ile kuvvetlerimizi yokluyordu Bereket versin üstün kuvvetlerle yapılan bu düşman saldırıları karşısında cephemizde mücahitlerimizin kahramanca müdafaasında, sala betini8sağlamlık) metanetini muhafaza da devam ediyordu. Fakat İdarede birlik ve iaşe işlerinin tanzim için başka türlü daha geniş bir teşkilata ihtiyaç duyuldu ve bu maksatın temin için binaneleyn Nazilli'de bir kongre toplanmasına karar verildi.

Sarayköy Kuvvayı Milliyesi - NAZİLLİ KONGRESİ



NAZİLLİ KONGRESİ :
6/Ağustos / 1919 tarihinde Nazilli'de Ali bey zade Ali Bey'in hanesi salonunda toplanan bu kongre cephenin celp edilecek askerlerle takviyesi mali ve ayni kaynaklarının darlığını kıyafetsizliği önlemek için bu bütün muhite şamil genişçe otoriteli bir genel idare merkezinin kurulması lüzumu ve levazım teşkilatı zaruretleri görüşüldü. Neticede her kazadan gelecek ücretli murahhaslardan (delege) teşekkül etmek ve merkezi Nazilli'de olmak üzere 45 kişilik “Aydın Cenup Cephesi Müdafi Hukuk Heyeti Merkeziye si” Adlı bir teşekkülün kurulması uygun görüldü. Bu kongreler Denizli'yi Helvacıoğlu Mehmet, Sarayköy İlçesini Müftü Ahmet Şükrü, Tavas'ı şeyh Ali Zade Mehmet Kemal, Buldan'ı Müderris Hacı Salih, Çal'ı Hacı Zekeriyalar' dan Tevfik beyler temsil etmişlerdir.Tabi diğer kazalardan da murahhaslar gelmiştir.
“Aydın cenup cephesi Müdafa i Hukuk Heyeti Merkeziye si” artık her kazada (buna ait belgelerin suretleri eklidir) Kendi heyeti milliyeleri teşkilatı tarafından seçilerek gelen murahhasların iştirakiyle teşekkül ederek kendisine Nazilli'de istasyon civarında Demirci Mehmet Efendi 'nin evi olan binayı merkez yaparak çalışmaya başladı. Bu bölge de halk arasında kısaltılmış olarak “ heyeti merkeziye” adıyla anılan bu heyet teşkilatını şu suretle kurmuştu.
1- Başkanlık Divanı : Başkan Avukat Ömer bey, Başkan Vekili Nazilli' li Hoca zade Tevfik bey, ve bir katibi umumi, avukat Sami bey.
2- Teşkilat Encümeni : Başkan Çal kazası murahhası Tevfik bey ve arkadaşları.
3- Teftiş Encümeni: Başkan Acıpayam murahhası Kamil bey, Sarayköy Murahhası Emin Aslan Tokat, Isparta murahhası Turgut.
4- Levazım Encümeni: Başkan Atça murahhası Ali Enveri Bey ve arkadaşları, Sultanhisar murahhası Ali Zühdü bey.
5- İstihbarat Encümeni: Tavas murahhası Yüzbaşı Tahsin Bey ve arkadaşları.
6- Maliye Encümeni : Başkan Karacasu murahhası Tahsin Hulki Bey ve arkadaşları .
Bununla beraber iş bölümünde çeşitli ödevler alan delegeler lüzumuna göre yer değiştirir ve ihtisaslarına göre yer değiştirir ve ihtisaslarına göre başka ödevlerde ve yerlerde de çalıştırırlılardı. Bütün bu iş bölümleri ve delegelerin ödevleri ve yer değiştirmeleri umumi heyet tarafından yapılan toplantılarda gizli seçimlerle kararlaşırdı. Bu kararların infazı hususuna da umumi başkanlık memur edilirdi. Bundan sonra artık bütün il ve ilçeler ta Antalya ve Afyon'a kadar bütün heyeti milliyeler teşkilatı Nazilli heyeti merkeziyesi
Emir verir ve emri muta (bilgi) addedilirdi. Nazilli heyeti merkeziyesi on küsur vilayetim birleşmesinden hasıl olmuş adeta federal bir hükümeti muvakkate halinde çalışıyordu. Heyeti merkeziyenin kongrece tespit edilmiş adeta anayasa mahiyetinde bir de tüzüğü vardı. Heyeti milliyeleri tarafından asker , para ve ayniyat olarak lazımı kadar muhtelif eşya bölgeleri halkından toplanır ve gönderilirdi. Nazilli'deki levazım ambarlarına makbuz mukabili teslim edilip toplanan bu eşya levazım encümeni marifetiyle cephe ihtiyaçlarına sarf edilirdi. Nazilli heyeti merkeziyesinin faaliyeti müddetince teşekkülünden lağvına (kaldırılmak-hükümsüz kılınmak) kadar geçen zamanda Sarayköy murahhaslığını nöbetle Sarayköy'lü Ahmet oğlu Mustafa, Derviş oğlu Hüseyin Hüsnü ve Tokatlıoğlu Emin Arslan Tokat temsil ve ifa etmişlerdir.
Aydın cenup cephesinde cereyan eden olaylara muvazi (paralel) olarak Balıkesir bölgesinde de milli mücadele hareketleri devam ediyordu. Burada Kazım Özalp, Hacı Muhittin Çarıklı,Vasıf Çınar ve Necati (eski Milli Eğitim Bakanı) vesaire gibi aydın vatandaşların önderliği ile Balıkesir bölgesi halkı da ayaklanarak düşmana karşı durmuşlar ve meşkur (övülen-beğenilen) başarılar elde etmişlerdir. Ali Çetinkaya 'nın bu bölgede Ayvalık kazasını müdafaa için ilk kahramanlığı göstermek suretiyle ortaya atılışı cidden büyük bir fedakarlık timsaldir ki millet bunu asla unutmayacaktır. Ayvalık'a 28 Mayıs 1919 tarihinde iki Yunan torpidosu himayesinde gemilerle gelen Yunan Kuvvetleri çıkarıldı. Fakat o sırada orada bulunan 172.Alay Komutanı Ali ÇETİKAYA' nın mütecellidane (görünen, tecelli eden bir) ve cesura ne emirleri ile ilk defa askeri kuvvetler tarafından silahla mukabeleye başlanmıştı. Bütün bu faaliyetler neticesinde Şimal Cephesi Müdafaa Hukuk ve Reddi İlhak Heyeti Merkeziyesi Hacı Muhittin Beyin başkanlığında 10.9.1919 tarihinde kurularak bölgesini Yunan işgalinden korumak için büyük fedakarlıklar göstermiş ve menhus İşgali hiç olmazsa uzunca bir müddet geri bıraktırmıştı. Fakat ne çare ki düşmanın üstün kuvvetlerle yaptığı saldırılar karşısında dayanamayarak Balıkesir 30 Haziran 1919 tarihinde yine işgal edildi. Keza aynı suretle Kütahya da da İbrahim Tahtakılıç'ın başkanlığında bir heyeti merkeziye kurulup vatan müdafaasında meşkur (öğünen/beğenilen)hizmetlerde bulundu.O bölgelerde de en çok askeri hareketler yapan kuvvetlerin başında Çerkez Etem vardı.
Alaşehir Kongresi: Alaşehir, Salihli bölgelerinde kasba hattı boyunca Yunan ilerlemesine karşı duran milli ve mahalli hareketler vardı. Bu havalideki askeri hareketleri Çerkez Etem çetesi müstekilen (bağımsız olarak, ayrıca) ve hakimane bir surette idare ediyordu. Nihayet bu cephe ile Aydın cephesi hareketlerinin ahenkleştirilmesi suretiyle birleştirilmesi ve düşmana karşı yapılan ve yapılacak hareketlerde daha iyi müspet verimler alınabilmesini sağlama amacıyla her iki bölge delegelerinde mürekkep bir kongrenin Alaşe-hir' de toplanması düşünülüp kararlaştırıldı ve 16/Ağustos1919 tarihinde Alaşehir'de bir kongre toplandı. Bu kongrede Demirci Mehmet Efe ve Çerkez Ethem de bulundular. Denizli ye Hocazade Tahir Efendi ve Miraçıoğlu Şükrü Bey, Sarayköy heyeti milliye reisimüftü Ahmet Şükrü, Buldan' ı Hattat zade Mehmet Efendile temsil ediyordu,müzakereler neticesinde cephelerde lüzumunda harekat birliği esası kararlaştırılmıştı. Fakat maatteessüf (Ne yazık ki, üzülerek, maalesef) Alaşehir'de 14 Haziran 1919 da Yunan kuvvetleri tarfından işgal edildi. Alaşehir bir defa tarafımızdan istirdat (geri alma)edildi ise de sonradan tekrar ve Uzunca müddet işgal bedbahtlığına uğradı. Nazilli heyeti merkez iyesi gün geçtikçe tekamül etmekte ve bölgesini medeni ve vatan perverane bir surette pek güzelidare edip dururken , bölgenin başına musallat olan cahil, cani ve tilki kadar kurnaz bir diktatör türemeğe başladı. Neticede cephede zaruri bir komuta değişikliği oldu. Binbaşı Hacı Şükrü bey “Aydın cephesi”, Demirci Mehmet Efe de “Umum” komutanı oldu.
EFELER SALTANATI :
Demirci Mehmet efe kazdırttığı “Umum Kumandan Demirci Mehmet Efe” mührü ile artık bu bölgede korkunç bir amiri mücbir olmuştu. Kendisi 4 Eylül 1919 tarihinde karargahını Nazilli'ye naklederek umum kumandan sıfatı ile Forbes miyan kumpanyasının köşkünü işgal etmiş ve maiyeti erkanı, kızanları ve kadınları ile adeta bu köşkte saltanatlı bir kral hayatı sürmeye başladı. Efeyi görmek de artık güçleşti ve kendisi bir takım teşrifatlara tabi olmağa başladı. U.K. Demirci Mehmet Efe nin saltanatını kıskanan Yörük Ali Efe de kendisisni “Köşk Cephesi Komutanı” ilan ederek Çine ve Muğla havalisini hükmü altına almış, karargahını Sultanhisar' ında kurmuştu.O da aşağı yukarı kendi muhitinde bir kral gibi yaşıyordu. Her iki efenin mahiyetinde yüzlerce zeybek kızan sırf onların muhafızlığını yapıyordu. Cepheden uzak bulunan bu cahil ve küstah güruhun iaşesi heyeti merkeziye ve milliyelerin omuzlarına artık pek ağır bir yük olmağa başlamıştı. Demirci Mehmet efe kurnaz, korkak, Yörük Ali Efe de aksine saf ve cesurdu. Her iki efenin arası rekabet ve kıskançlık yüzünden gittikçe açılıyor ve aralarında uçurumlar hasıl oluyordu. Bu gidiş bazen cepheyi sarsacak kadar tehlikeler bile arz ediyordu. Heyeti merkeziye ve onu idare edenler bu iki efenin idaresinde ve istibdadında (Baskı rejimi) çok ızdırap çekmişlerdi. Hala bu zatlar o zamanın acı hatıralarını taşımaktadırlar. O zamanın havasını anlatabilmek için bu hatıralardan bir kaçını nakletmek faydalı olacaktır.
1- Sultanhisar' nda karargahında oturan Köşk cephe K.Yörük Ali Efe ile (Köşk cephesinde Yörük Ali Efe nemına askeri işlerini askeri müşaviri Yüzbaşı Zekai Bey idare ediyordu.) Nazilli' de karargahında saltanat süren U.K. Demirci Mehmet Efe aralarında kıskançlık o dereceye geldi ki bir gece Yörük Ali Efe' nin kızanları ile Nazilli' de Demirci Mehmet Efe karargahını basarak onu öldürüp intikam alması ve bu suretle rakibini bertaraf etmesi tehlike ve ihtimali vardı. Fazladan Yörük Ali Efe Nazilli' deki heyeti merkeziye mensuplarını da Umum K. Demirci Mehmet Efe nin tesiri altında çalışan dalkavuklar telakki ediyor, onları da kendisine yardım etmediklerinden “Nazilli' ye bir gelirsem hepsini çil yavrusu gibi dağıtacağım ve yakalayacaklarımın da derilerine saman basacağım” diye tehditler savuruyordu. Yörük Ali Efe gerilerdeki heyeti milliyeler mensupları hakkında da aynı düşünceye sahipti. Bir gün Nazilli'de birkaç arkadaş evimizde evham içinde uyumaya çalışıyorduk. Gece yarısından sonra derince bir uykuya dalmıştık ki bu sırada bir silah sesidir başladı. Havaya binlerce el silah atılıyordu, ödümüz koptu.”eyvah galiba Nazilli'yi Yunan veyahut Yörük Ali Efe bastı” diye telaş ve korku içinde arkadaşlar hep beraber yataklarımızdan fırladık, acele giyinip doğruca U.karargahına uğradık. Bir de anladık ki meşaleler meydanda yanmış zeybekler şenlik yapıyor. Meğer Umum K.Mehmet Efe coşmuş kalkıp zeybek oyunu oynamış, kızanları da oyun esnasında zeybeklik adeti üzere efelerin şerefine havaya silah atıyorlarmış. Halbuki zavallı heyeti merkeziye silah, cephane, yiyecek, giyecek tedarik etmek için ne çok müşkülatla uğraşıyordu. Hele büyük müşkülatla ele geçirebildiği mahdut miktar cephaneyi sayı ile cephedeki askere dağıtıp bunları düşmana karşı savaşlarda bile gayet idareli kullanmaları istenip dururken efeler lüzumsuz yere havalara endahtlar yapmak suretiyle cephane israfı yapıyorlardı. Keza cephedeki askerlere peynir, zeytin ekmek dağıtılırken efelere yemek beğendirilemiyordu. Artık efeler o hale geldi ki sofralarında dondurma eksik olmazdı. Her gittikleri yerde kızanlar bin bir çeşit çapulculuklar yapıyo ve bu suretle heyeti milliyeleri ve halkı kendilerinden usandırıyorlardı.
2- Heyeti merkeziye gece gündüz bu iki efe arasındaki geçimsizliği bertaraf edebilmek için adeta çırpınıyordu. Zira bir gün bu efeler arasında bir müsademe(çatışma-çarpışma) vuku bulacak ve bundan da cephe sarsılacak, neticede tabi düşmanda fırsattan istifade ederek ilerleyecekti. Bu bakımdan bilhassa endişemiz pek büyüktü. Bu takdirde efeler silahları ellerinde, geldikleri yerlere gidebilirler yani tekrar dağa çıkabilirlerdi. Bir şey kaybetmezlerdi. Fakat memleketin ve halkın hali ne olurdu?... Bunu düşünen heyeti merkeziye daima bu meşhur iki efeyi barıştırmak teşebbüslerine girişiyordu, fakat bir türlü söz anlamayan bu cahil adamlar üzerinde teşebbüslerinde (girişim) muvaffak (başarı) olamıyordu, bu işi nasıl başarabilmeli?
Nihayet heyeti merkeziye Sarayköy MURAHHASI Emin Aslan Tokat, Nazilli murahhası hoca zade Tevfik ve Sultanhisar murahhası Ali Zühtü Beyleri tekrar bu barış teşebbüsü için Sultanhisar'na yolladı. ( Heyetle beraber ben de) Yörük Ali Efe'nin karargahına gittik. O sırada başını ortasında bir tutan saçı ile henüz avadan gelen Yörük Ali Efe saç üzerinde pişirilmiş 30-40 kadar serçe kavurması ile bağdaş kurmuş bir halde oturmuş yemek yiyordu. Biz bekledik “ bize hoş geldiniz buyurun yemek yiyelim” dedi. “Biz de hoş bulduk, siz buyurun Efe, biz yemeklerimizi yiyip de geldik” dedik. Efe yemeğini yiyip, bitirip ellerini yıkadıktan sonra yanımıza geldi. Hoş beşten sonra meseleyi açıp, kendisinden ricalarda bulunmak üzere idik. Fakat hiç birimiz cesaret edip de söze başlayamıyorduk. “ Sen söyle sen söyle” diye birbirimizin yüzüne bakıyorduk. Bu sırada kahveler geldi, kahveleri içerken ben biraz cesaretle ve arkadaşlar susunca (belki de arkadaşlar bu susmalar ile bana bir azizlik yapmak istediler) Ben nihayet söze ağız ile “Efem...” der demez efe hemen sert bir çehre ile yüzüme bakarak “Ulan sen karımın bıyıklarını neden kestiriyon?” dedi. Ben şaşırdım ve kekeledim. Ne diyeceğimi de unuttum. Hülasa ödevimizi yapamadan ve efeye bir şey söyleyemeden Nazilli'ye geri döndük. Aksi takdirde yoktan bir vukuat olabilirdi.
3- Gerek Demirci Mehmet Efe ve gerekse Yörük Ali Efe gittikleri yerlerde ( Bu efeler daima kızanları ile ve hususi trenlerle gezerlerdi) Hapishaneleri boşalttırıyorlar ve gözlerine kestirdikleri güçlü kuvvetli, genç kanlı katil mahkumları yanlarına kızan alıyorlardı. (Kızan, efelerin öl dedikleri yerde ölen, efesi için ölüme göze alabilen sadık zeybek adamlara derler) Bu suretle itimat ettikleri zeybekleri efeler kendileri için önemli gördükleri ödevlerde kullanırlardı Mesela bunlardan Sökeli Ali Efe Nazilli de merkez komutanı,Dokuzun
Mehmet Efe Takip Komutanı, Dokuzun Hasan Hüseyin Efe İnzibat Komutanı Zurnacı Ali Efe Tren ve Lokomo-tiflerde Komutan, Çakır Efe, Kazım ve Mahmut Efeler Denizli, Köpekçi Nuri Efe Tavas, Alim Efe Kale, Tavas, Kamil Karacasu , Kara Mehmet Efe Sarayköy İnzibat Komutanları idiler.
Ayrıca Demirci Mehmet Efe nin mahiyetinde daima Kara Mustafa, Arnavut Yaşar gibi cellatları da vardı. (Kara Mustafa Denizli vakasında yetmiş küsur adamı enselerinden kesmek suretiyle öldüren cellat olup, kaçaklıkta Sarayköy kazasının Sığma köyünde yakalanarak öldürülmüştür.) Yörük Ali Efe de aynı yolda idi. Onun sağ gözü “Emmi” dediği Duacalı köyünden molla Bekir idi. Çal İnzibat Komutanı Ali Kurtlu Dede efeyi de çok tutardı. Bu efeler zamanla işi o kadar azıttılar ve gemi azıya aldılar ki bu devrede 8-10 vilayet içerisinde Hükümet otoritesi adeta sıfıra düşmüştü. Kendilerini saymayan Valileri, Kaymakamları, Subayları hapsederler, döverler, hatta öldürürlerdi bile. Bir gün, Sarayköy İnzibat Komutanı Kara Mehmet Efe 10 kadar kızanı ile birlikte Kunduracı Yanıko ustanın evinde bir içkili oturak alemine dalar; Bu evin iki tane güzel körpe kızı da vardır. Bu kızlarda Efeye hizmet etmekte imişler, Kaza Kaymakamı Mithat Bey (Sarayköylülerin Cüce Mithat dedikleri Aydınlı İzzet Beyin oğlu olup, sonradan Mülkiye Müfettişi Kırşehir Valisi olan Zat) Bir gece bunlara rakı sofrasında birkaç Jandarma ile baskın eder ve dağılmalarını söyler, Efe de “Yapma Kaymakam Din kardeşiyiz” der. Kaymakam da bu alaylı tavır karşısında hiddetlenerek (Göya iki jandarma ile hükümetin otoritesini tanıtacak) “Dağılın diyorum size” diye bağırır, Efe kızar, hemen kalkar Kaymakamı tabiri amiyanesi ile eşek sudan gelinceye kadar bir güzel döver, Jandarmalar kaçar, Kaymakam dayağı yedikçe söver, iri yarı güçlü kuvvetli olan cahil ve hergele efe de Kaymakamı ayaklarından yakalar ve çarşı ortasından başı aşağıda olarak kuyunun önüne kadar sürükler, bu sırada halk efeye (yapma, bırak efe) diye yalvarır, fakat sarhoş ve kızgın efe ayaklarından yakaladığı kaymakamı baş aşağı kuyunun içine atmak ister. Bu sırada Heyeti Milliye ve Belediye Başkanlarına acele haberler gider. Onlarda gece yataklarından kalkarak gecelik elbiseleri ile koşa koşa vaka mahalline gelirler ve bin yalvarmalarla nihayet Kaymakamı efenin elinden kurtarırlar.
Bitkin ve baygın bir halde yatmakta olan Kaymakamın hemen vücuduna taze deri sarılır. Kaymakam evinde bir suretle 4-5 gün deriye sarılı bir halde yatağında tedavi altın bırakılır. Bu suretle Kaymakam kat'i bir ölümden kurtarılabildi. Olay Heyeti Milliyece Nazilli de Umum K.Demirci Mehmet Efeye Denizli Mutasarrıflığına bildirildi. Demirci Mehmet Efe ve Mutasarrıf maiyetler ile ve cellatlar ile birlikte ve hususi trenle Sarayköy'e geldiler. Şimdi Emin Aslan TOKAT'ın oturduğu konakta misafir olarak yerleştiler. Ve Derhal Kara Mehmet Efe yi celp (çağrı) ettiler. Demirci Mehmet Efe “Ulan burada başımıza eli kıran baş kesen mi kesildin, eşek herif, nedir bu yaptığın” der. Kara Mehmet efe de “Ben ettim sen etme Efem” demesiyle beraber Demirci Mehmet Efe' nin bir işaretiyle cellatlar hemen Kara Mehmet Efe' yi şakırt silah altına aldılar. Bu saniyede hepimizin önünde nerede ise Kara Mehmet Efe2 yi öldüreceklerdi. Doğrusu hepimiz korktuk, fakat bereket versin hemen arkasından Umum Kumandan Demirci Mehmet Efe “Alın silahlarını” dedi. Bu sırada Kara Mehmet Efe' nin kızanları da diğer cellatlar tarafından silah altına alınmışlar, hepsi “davranma” halinde idiler. Kara Mehmet Efe böyle bir sağına soluna bakındı, şüphesiz silaha davranacak ve zeybeklik usulünce silahlarını teslim etmeyecek karşısındakini öldürecek veya ölecekti. Fakat heyhat, iş işten geçti, çünkü davranabilmek imkansızdı. Hemen cellatlar ellerini tuttular ve belindeki tabancalarını ve kamasını aldılar ve kendisini de Kaymakama yaptığı gibi aynen çarşıdan sürükleye sürükleye hükümete götürdüler ve üzerinden efe elbisesini çıkarıp hapse attılar. Bu komedya esnasında Denizli mutasarrıfı Faik Öztırak da bizim gibi seyirci vaziyette idi.

Sarayköy Kuvvayı Milliyesi - 57. Tümen Komutanının Durumu



57. TÜMENİN KOMUTANI ALBAY ŞEFİK BEY'İN DURUMU
Nazilli bu sırada aynı zamanda Çine'den gelen 57. Tümeninde karargahı idi. Kurmay Albay Şefik Bey'in komutasında olan bu tümenin kadrosu dardı, efrat mevcudu azdı. Umum Komutanı Kurmay Albay Şefik Bey Umum K. Demirci Mehmet Efe nin maiyetinde sanki askeri müşavir ve hatta yaver vaziyetinde idi. Tümen Komutanı Albay Şefik Bey esasen Umum K. Demirci Mehmet Efe'nin yanında adeta şuurunu kaybetmiş zavallı bir hasta vaziyette idi.Demirci Mehmet Efe den korkardı. Albay Şefik bey efeyi idare edeceği yerde sanki efe Şefik beyi idare ediyor desek daha doğru söylemiş oluruz. Tümen Komutanı o bölgedeki askeri harekatta aczinden olacak ki vaziyete hiçbir zaman hakim olamamıştır.
Demirci Mehmet Efe gayet dessas (hileci-düzenbaz) , şeytan, bir tilki kadar kurnaz ve tetikte durmasını bilen hunhar bir diktatördü. Hükümet Memurlarına bilhassa Vali, Kaymakam ve Subaylara asla itimat etmez ve hatta onları merkez ve taşralarda kendi efe teşkilatı ile daimi bir kontrol altında bulundu-rurdu. Teşkilatını Efeleri, zeybek kızanları ve terör siyaseti ile korkuttuğu Heyeti Merkeziye ve Heyeti Milliyeler vasıtasıyla öyle tıkırında işletiyordu ki Antalya' da kuş uçsa beş dakika sonra Nazilli' de duyardı. Hatta bir aralık itimat edemediği Antalya mutasarrıfını ve Burdur Mutasarrıfını azl ederek hapis dahi etmişti. Onun korktuğu ı, o da Yörük Ali Efe idi. Yörük Ali Efe ise Allah' tan başka kimseden korkmazdı. O “Ben Hazredi Ali'yim, Bana kurşun geçmez” derdi. Hakikaten kurşun geçmemesini sağlayan göğsünde her daima asılı büyücek içi çörek otu dolu bir muskası da vardı. Dindardı. Bir gün:
4- Yörük Ali Efe ile Buldan'dan arabalarla Sarayköy'e geliyordu. Yörük Ali Efe önde bir landonda , yanında Bekir emmisi ile beraber gidiyordu, arkada Ali Kurtlu Dede efe ile Ben ikinci landonda idik, arkamızdan da diğer zeybekler ve efeler 3-4 landonda bizi takip ediyorlardı. Yolda baş ucundan taşına paçavralar bağlanmış ve halk arasında sıtma için şifalı ad edilerek Dede dedikleri bir mezar göründü. Yanındaki Ali Kurtlu Dede Efe bu paçavralı mezarı görünce hemen arabayı durdurdu ve yere indi. Belinden büyük kamasını çıkardı ve mezarı kaması ile kazarak onu dağıtmaya ve yok etmeye çalışıyordu. Bunu gören Ali Efe de arabasını durdurdu ve yanımıza geldi “Ulan Dede ne yapıyorsun?” dedi. Dede efe de “Bir yerde iki dede olmaz ya o ya ben” dedi. Onun üzerine Yörük Ali Efe, Dede efenin elinden kamasını aldı. “Ulan kerata bununla bizim karılar ekmek pişirir, bu Zeybek kaması değildir” diyerek bu büyük kamaya fırlattı attı ve belinden daha küçük ve sivri uçlu olan kendi kamasını çıkarıp göstererek “işte zeybek kaması böyle olur” dedi. Ondan sonra “ hadi bin arabana !” işaretini vererek yürüdü Bu müdahalenin manası büyüktür. Bu hareket dini bir inanç ifade ediyordu. Ali Kurtlu Dede de cesur ve deli fişek olmasına rağmen ondan çekinir ve korkardı. Arabalar hareket etti. Sarayköy'e geldiğimizde çarşını ortasında ve kuyunun karşısında ağaçların altında oturduk.Kahve içiyorduk, bu sırada yukarıdan bir kuş Yörük Ali Efenin cepkenine kondurdu. Efe hemen tabancasını çıkardı tepesindeki dalda konmakta olan kuşa nişan aldı ve ateş etti, kuş düştü. Bunu gören efe can vermekte olan kuşa bakarak acıdı, “keşke vurmasaydım” diye hayıflandı. Halbuki Demirci Efe öyle değildir. Bir gün: Kaçaklıkta Sarayköy İstasyonunda 4-5 askeri abdeshane (tuvalet) içinde gözlerimizin önünde asker kaçağı diye sorgusuz cevapsız beyinlerine kendi eli ve kendi tabancası ile kurşun sıkmak suretiyle öldürmüştü, sonra da bir şey olmamış gibi müsterihine (gönlü rahat) kahve3sini içmeye devam etti. Bir gün Denizli'de gözlerimizin önünde Tümen Komutanı Albay Tevfik beyi, Vali Vekili Hakim beyi kendi eliyle öldürdükten sonra karşısında kendi emri ile cellatları yetmiş küsur zavallıyı enselerinden koyun keser gibi boğazlarken zavallıların can hırlaş seslerini, çığlıklarını duya duya Hükümet avlusunda rahatça nargilesini içiyordu. Her ne kadar bu olay iki meşhur efe arasında Yörük Ali Efe lehine bazı farık (ayırıcı) vasıflar gösterir gibi ise de Yörük Ali Efe nin Sultanhisar' ında bizzat irtikap ettiği haksız ve feci bir cinayette onu Demirci Mehmet Efe ye yaklaştırır. Her ne hal ise efelerimiz bütün bu kusurlarına rağmen vatan müdafaasında gösterdikleri ilgiden ötürü yine tarih karşısında hizmetleri takdire şayan görülerek affa mahzar olacakları tahmin edilebilir. Bahusustu ki Pirle beyli Mehmet bey, Hırkalı Halil Ağa Eski Vali Hilmi Bey, Antalyalı Nuri Bey, Albay Şefik Bey, Hacı Süleyman Efendi, Çerkez İsmail Efendi, Eski Milletvekili İlhami Bey, Hamza Bey, Hacı Şükrü Bey, Binbaşı İsmail Hakkı bey ve Jandarma Komutanı Nuri ve Ödemişli Tahir Beyler le Heyeti Merkeziye den Başkan Ömer, Başkan Vekili Tevfik, Belediye Reisi Emin, Giritli İsmail Hakkı, Çallı Tevfik Beyler gibi müşavirler daima umum K.Demirci Mehmet Efenin karargahına girip çıkıyorlardı. Binaenaleyh Efeyi ika ederek onu kötülüklerden az çok sakındırabilirlerdi.
Nihayet cahil bir köylüden başka bir şey olmayan Demirci Mehmet Efenin yaptıkları kötü işlerden biraz da gece gündüz yanında bulunan bu aydı kişilerin sorumlu olmaları icap etmez mi? Fakat maatteessüf bu kişilerden bazılarının bilakis Efeyi bazen kendi menfaatleri için tahrik ederek türlü türlü feci olayların ikacına sevk ettikleri de görülüyordu. Bu surette epeyce adamlar öldürüldü., hapsedildi, evler, çiftlikler, fabrikalar zapdedildi.
Kızlar kaçırıldı. Onun en bariz misali şudur ki, bu iki efeden birisi bugün milyoner vaziyette Nazilli'nin yarısını temellük etmiş durumda, diğeri de Sultanhisar civarındaki fabrikasında ve malik hanesinde hidiv ( Mısır Valisi) hayatı yaşamaktadırlar. Devletimiz ve Hükümetimiz onların hizmetlerine mükafatın bugünkü durumlarını hoş görmektedir. Bu keyfi olaylardan bir tanesini burada anlatmak isterim., Şöyle ki: O sıralarda Sarayköy kazası
Heyeti Milliye Başkanı idim. Bir gün Umum Kumandan Demirci Mehmet efeden bir tel aldım. Bundan Sarayköy'de bir İngiliz tebaasına ait olan pamuk çırçır fabrikasını Atçalı Kosti Efendiye verdiğini ve hemen tapu muamelesinin yapılarak fabrikanın Kosti efendiye teslimini emrediyordu. Ben cevabımda “Ben böyle Kanunsuz iş yapamam bu fabrika da bir İngiliz Tebaasına aittir, neticede başımıza siyasi bir dert çıkar, bundan vazgeçin” dedim. U.K.Demirci Mehmet efe Sarayköy Heyeti Milliye Başkanının bu menfi cevabından çok içerlemiş ve kızmış olacak ki Bir gün evimde arkadaşlarım ile otururken evimin kapısı acı acı dövüldü. Daha evvelden tiz ve sürekli düdük çalan bir tren sesi duyduğumda esasen şüphelenmiştim, arkadaşlara “bu trenden mutlaka zurnacı Ali efe var, Allah encamını hayır etsin yine bir şey var” demiştim. Zurnacı Ali efe trenlerde seyahat ederken daima lokomotife biner “Zurnacının geldiği belli olsun” diye mütemadiyen acı acı lokomotifin düdüğünü çaldırır, Deklimsek, zirzop bir Zeybek kızanı idi. Demirci Mehmet Efenin de sevdiklerinden di. (Nitekim yıllar sonra Denizli Milletvekili olarak Nazilli'ye ziyaretimde tesadüfen yolda gördüğüm eski U.K. Demirci Mehmet efe ile görüşürken yanımıza kıyafetsiz suratsız biri sokuldu. Demirci Mehmet efeye yine eskisi gibi Efem köyümüzde çalınan bir at için beni hırsız tuttular, hapse sokacaklar, Jandarma Kumandanına söyleyiver beni bıraksınlar” dedi. Eski U.K.Demirci Mehmet Efe de bana hitaben “Bunu tanıdın mı?” dedi Tanımadığımı söyleyince, “Zurnacı Ali Efe” dedi. O eski kurdun kuzuya döndüğünü görünce ben hayretle “Ulan sen ne oldun, hani eski halin “ dedim. O salak salak gülüyordu.) Hakikaten Zurnacı Ali Efe o vakit Sarayköy'e gelmiş ve beni çağırıyordu, mutat veçhiyle Zurnacı Ali Efenin ayağına gittim. Çarşı da şimdi yıkılan ve çay üzerinde o zaman Belediye dairesi olan binada Zurnacı Ali Efe beraberinde 10 kadar silahlı zeybek kızan ve Atçalı Kosti efendi bulunduğu halde beni bekliyordu. Zurnacı Al Efe beni görünce sert bir sesle gümüşlü mavzerine dayanarak cakalı bir surette “Şimdi Fabrikayı Kosti'ye teslim edeceksin Efemin emri” dedi. Sordum anladım ki Zurnacı Ali Efe kızanları ile ve hususi bir trenle Nazilli'den bu işe memur en, Kosti beraberinde olarak, Umum K. Demirci Mehmet Efe tarafından Sarayköy'e gönderilmiştir. Fabrikayı teslim etmezsem beni öldürmek kararındalar. Bununla bir iş bitmez ben öldüğümle kalacağım, fabrikada yine alınacak, bu tazyik karşısında hayatım bahasına olacak olan bu manasız muhalefetten zaruri olarak vazgeçtim ve bir İngiliz Tebaasına ait olmasından dolayı çoktan beri heyeti milliye mühür ü ile mühürlenmiş olarak muhafaza altında tutulan bu fabrikayı ( Bu amiri mücbirin tazyiki ile) eşyasını sayarak Kosti ye devir teslim ettim. Zurnacı Ali Efe hemen Fabrikayı Kostiye teslim ile bir saat sonra kendisini istasyonda bekleyen hususi trenle hareket ederek yarı saat sonra Nazilli'ye vardı.ve Oradan memnuniyet ifade edildi. Fabrikada bir hayli balya pamuk da vardı. Artı sonradan öğrendik ki bu fabrikayı asıl Kosti den sonra U.K. Demirci Mehmet Efe alacakmış ve nitekim içindeki pamuklarda Demirci Mehmet Efe namına Fabrika da Efeler tarafından kaldırılmış ve gönderilmiş.(Bu pamuk balyalarını bilahare bende Dinar istasyonunda gördüm) Bu kabil icraata bir diğer misal: Pirle bey eşrafından Mehmet Beyin güzel bir kızı vardı, bunu U.K. Demirci Mehmet Efe kardeşi için istiyor, Pirle beyli Mehmet Bey de Kızına küfüv (yaşıt-akran) olamayan bu efeye kızını vermek istemedi. Fakat efe zorla kızı kaçırdı ve nikahlandı, Kız bilahare teessüründen verem olup öldü.. Karacasu ilçesi inzibat komutanı Kamil Efe de Karacasu eşraflarından Hacı Sali Ağanın kızını iki karısı üzerine kaldırarak almıştı(Bu efeyi sonra öldürdüler)
Sonra Nazilli'de Umum K.Demirci Mehmet Efe diğer yerlerde de diğer efeler zorla halkı parasız angaryada çalıştırmak ve trenlerle ve arabalarla halka parasız kum ve taş taşıtmak, kireç yaktırmak ve taşıtmak suretiyle büyük büyük binalar yaptırmışlardır. Demirci Mehmet Efenin Nazilli'deki binaları hep bu surette yapılmıştır. Bu binalar bugün dahi kısmen natamam durmaktadırlar.
Yine bir gün Nazilli'de feci bir olay tüylerimizi ürpertti. O gün Sökeli Ali Efe Yüzbaşı Fikri Beyi kendi eliyle parça parça ederek vahşi yane bir surette öldürmüştü. Biz onu bu hareketinden ötürü U.K.Demirci Mehmet Efe tarafından belki hapsedilir veya cezalandırılır diye umuyorduk. Halbuki merkez komutanı Sökeli Ali Efenin neşeli bir surette Nazilli çarşılarında serbestçe dolaştığını ve Demirci Mehmet Efe tarafından tekdir bile edilmediğini öğrendik.
GALİP HOCA HADİSESİ :
Demirci Mehmet Efenin köşkteki karargahına “Galip Hoca” adı ile ve Hoca kıyafeti ile biri geldi. Efe bu Hocayı hüsnü kabul gösterdi. Dilbazlığı ile kiyaseti ile kendini U.K. Demirci Mehmet Efeye sevdiren Galip Hocayı bir müddet kendine müşavir olarak karargahında alıkoydu. Fakat sonra sağdan soldan “Bu zat hoca değil eski İzmir İttihat ve Terakki Katibi mesulü Celal beydir ( eski Başvekil Celal BAYAR idi), cepheye ittihatçılık sokuyor” diye dedikodular başladı. Bu dedikodular U.K. Demirci Mehmet Efenin kulağına gidince Efe kendisinin alet edildiğini zannederek kızdı, hatta Celal BAYAR' ı öldürmeyi bile tasarlamıştı. 20 Eylülde Celal Bayar güçlükle köşkteki karargahtan Sarayköy'e kaçıp hayatını kurtardı. Buldanlı zade Hacı Emin Efendinin konağında saklandı ve nihayet oradan da Ankara' ya gitti. Celal BAYAR' da efenin üzerinde müessir olamamıştır. Efe hiçbir vakit onun da direktifi altına girmemiştir.
ALİ KEMAL PAŞA MESELESİ :
İstanbul Hükümeti hala Milli Mücadelenin durdurulması ve dağıtılması için çalışmakta devam ediyordu. Dahiliye Nazırı Ali Kemal'in telgrafla yaptığı tehditler, heyeti nasihanların(insanların) nasihat ları mücahitler üzerinde hiçbir tesir icra edememişti. Mücahitlerin kandırılarak ve korkutularak dağıtılmasının temini maksadı ile merkez bir de Jandarma Genel Komutanı Ali Kemal Paşa yı göndermişti. Ali Kemal paşa beraberinde Kurmay Yarbay Mustafa bey olduğu halde 02/Ağustos/1919 tarihinde geldi. Aldığı emir üzerine Denizli, Sarayköy ve Nazilli'de bu ödevini yapmaya çalıştı. Milli Mücadeleyi baltalamak için elinden geleni yaptı, çok uğraştı. Buna rağmen azimle mücadeleye devam eden fedakar ve kahraman mücahitleri bir türlü kandıramadı, korkutamadı. Bilakis Paşa Nazilli'ye geldiği zaman U.K.Demirci Mehmet Efe Kendisini İstanbul Hükümetine karşı yardımlarını sağlama amacıyla fidyeinecat olarak hapsetti. Saray ve İstanbul Hükümeti bu olaydan pek çok endişelendiler.Sinirlendiler, Zira Ecnebi devletlere karşı güya tediple dağıtmaya memur oldukları asilere karşı “Mücahitlere” bir başarı gösteremedikten başka onların güya tenkidine giden U.Jandarma Komutanı bir de asiler ve bağiler “Mücahitlerimiz” eline esir düşmüştü. Hatta maddi ve manevi gösterilen bütün gayret ve teşebbüslere rağmen Saray ve İstanbul Hükümeti U.Jandarma Komutanını asilerin elinden bir türlü kurtaramıyordu da. Burada Türk'ün vazifesini bilir Hükümetine karşı sadak atını gösterir bir misalini vereceğim: U.Jandarma Komutanı Ali Kemal Paşa yı hapis bulunduğu odasında ziyaret eden Yörük Ali Efe ziyaretini bitirip çıktıktan sonra gözleri yaşlı idi. Bizleri görünce “Ben Paşanın yanına gelince Paşa ayağa kalktı, benim gibi bir eşkıya parçasına Devletin koca bir paşası ayağa kalkarsa o hükümetin ne kıymeti kalır, bundan çok üzüldüm” dedi. Demek ki Türk asaleti ruh iyesi bazen zulümden ve cehaletten dağlara çıkarak eşkıyalık yapmak suretiyle bazıları tarafından ne kadar isyan etse de kendisine hizmet eden temiz büyüklerine karşı daima kalbinde saygı taşır.. Fakat ne çare ki bunlar o saygıya layık büyükler değillerdi. Zira devletin varlığını ve şerefini Vatanının toprak bütünlüğünü korumak hususunda ödevli oldukları işleri ihanete kapılarak yahut korkularından yapmamışlardı. İşte Yörük Ali Efe de esasen bu büyüklerin “sözüm ona” eşkıyalara ayağa kalkacak kadar eksikleşerek bu derecelere düştüklerinden ötürü üzülüyordu.
Aydın Cenup cephesi bölgesinde askeri durum istikrarını muhafaza ediyordu.Düşman yine ara sıra deneme saldırılarında bulunuyor, mücahitlerimiz de kahramanca müdafaalarında devam ediyorlardı. Bu sırada en büyük fedakarlığı gösteren ve cephe idare ve sorumluluğunu üzerlerine alanlar cephe komutanı binbaşı İsmail Hakkı bey (eski cephe komutanı Binbaşı Hacı Şükrü Bey, U.K.Demirci efe ile geçinemediğinden 6/Kasım/1919 tarihinde cephe komutanlığından uzaklaştırılmıştır. ), Sarayköy Süvari Binbaşısı Ethem Bey yedek subay Ahmet Nazif , Yüzbaşı Zekai, Yüzbaşı Kemal , Yüzbaşı Kadri, Yüzbaşı Kevni, Arap Yüzbaşı Nuri Yüzbaşı Rasim, Yedek Subay Necmettin ve Cemal beyler ile daha isimlerini hatırlayamadığım çok değerli arkadaşlarımızdı ki hepsine buradan en derin candan saygılarımı ve hayranlıklarımı takdirlerimi sunmakla en şerefli ödevimi yapmış bulunuyorum. Bununla beraber Biz cephede ne vakte kadar müdafaada pasif bir halde bekleyebilirdik? Bu bekleyiş bahusus yine Yunanlıların lehine idi. Çünkü gün geçtikçe kuvvet celp ederek kuvvetleniyorlardı. Nihayet düşmanı yurdumuzdan sürüp çıkarmak ödevi bize düşüyordu. Fakat ne çare ki yokluktan zaruri ve mecburi olarak cephede tane ile sayılarak mücahitlerimize cephane dağıtıyor ve muzdur kalmadıkça ateş edip cephane israf etmemelerini ancak düşman taarruza kalkarsa müdafaada cephane kullanmalarını ve hatta bu gibi hallerde bile fırsat düştükçe süngüyü tercih ederek savaşmalarını tavsiye ediyorduk. Elde birkaç top vardı. Fakat bunların da kalmaları vaktiyle düşmanlarımız tarafından alınmıştı. Binbaşı Latif bey eski ustalardan Gıpgıp Ahmet bey' le bu topların Denizli'de kamalarını yapmak ve uydurmakla meşguldüler. Bu arkadaşlarımız az çok bu teşebbüslerinde başarı da elde ettiler. Bu durum karşısında zaman zaman Yunanlıların umumi taarruza kalkacakları da ara sıra şayi oluyordu. Bu sırada muvakkat bir zaman için Ödemiş Jandarma Tabur Komutanı Yüzbaşı Tahir Bey köşk ve Balyanbolu cephesi komutanlığı ödevini ifa ediyordu. Kendisi evhamlıca bir zattı. Ben ekseriya olduğu gibi mutadım veçhiyle cephe ile ilgilenip karargaha ziyarete giderdim. Yine böyle bir nezaket ziyaretinde bulunmak üzere Karargahta Komutan Tahir Beye uğramıştım. Ne var ne yoktan sonra ben Komutana “İyilik, yalnız bugün elime geçen Fransızca Tan gazetesinde Paris Konferansının bu bölgeyi Yunanlılara vaat ettiklerini okudum.Ve çok üzüldüm, İnşallah aslı çıkmaz” dedim, hakikaten o tarihlerde elime geçtikçe okuduğun Tan gazetelerinden birinde böyle bir şey görmüştüm. Tahir Bey, “Aman ne yapıyorsun öyle ise biz burada beyhude mi uğraşıyoruz ? diye bir feryattır kopardı. Bende “Aman Tahir bey kendine gel ne oluyorsun, metanetini muhafaza et, biz esasen burada ne için çalışıyoruz?” dedim, Fakat biraz fazla asabi olan bu zat hemen keyfiyeti fazlaca telaşlanarak Nazilli de U.K. Demirci Mehmet Efe den tel ile sormuş Nazilli'ye avdetimde beni U.K. Demirci Mehmet Efe karargahına çağırttı. “Cephenin maneviyatını bozuyorsun “ diye nerede ise beni öldürecekti. Bereket versin Pirle Beyli Mehmet Bey ve Hırkalı Halil Ağa Vesaire beni tanıyan ve seven zatların müessir ricalar ile kurtulabilmiştim. Görülüyor ki o tarihlerde cephe komutanlığı asabı zayıf, tecrübesiz kimseler elinde bulunuyordu. Binaenaleyh cepheye büyük rütbeli tecrübeli bir umum kumandan bulmak icap ediyordu. Bu sırada Yunan zulmü had dereceye gelmişti. İşgal altındaki zulüm ve işkenceden sürekli bir şekilde inleyen Yurttaşlarımızı da biran evvel kurtarmak gerekiyordu. Bu sırada Şark' tan bir güneş doğdu ve ümitli bir ışık göründü. İstanbul Hükümeti tarafından 9.Ordu Müfettişi tayin edilerek 19/Mayıs/1919 tarihinde Samsun'a çıkan Mustafa Kemal Paşa doğruca Erzurum'a gitmiş ve oradan resmi vazifesinden çekilerek Vilayeti Şarkiye Müdafai Hukuk Teşkilatına sadece bir Yurttaş gibi iltihak etmiş ve kongre ile beraber çalışmaya başlamış ve bize pek yakında orada teşkil etmiş olan “Yeşil Ordu” ile imdadımıza gelecekmiş, bundan pek çok sevindik. Yeisten dolayı biraz sarsılan maneviyatımız daha da yükseldi. Haftalarla bekledik bu yeşil ordu bir türlü kurulamıyor ve gelemiyordu, hatta bir intizara daha fazla dayanamayarak Sarayköy Kaymakamı Mithat beyle beraberce doğruca Mustafa Kemal Paşa ya bir telgraf çekerek “Kuru vahitler yeter artık acele fiili yardımlarınızı bekliyoruz” dedik. Gelen cevapta “İmdat yakın dayanınız” maillinde idi. Biz de esasen dayanmakta sebat ediyorduk, başka da ne yapabilirdik? Bu sıralarda hakikaten Şark' ta da önemli olaylar geçiyordu, merkezi Erzurum da bulunan 15. Kolordu Kazım Kara Bekir komutasında büyük dava da çok faydalı ve tesirli roller oynuyordu, Hatta Mustafa Kemal paşa 9. Ordu Müfettişi olarak Erzurum'a vardığı zaman resmi görevinden ayrılarak sade bir Yurttaş gibi Erzurum'daki Milli Mücadele teşkilatına katılması üzerine İstanbul Hükümeti tarafından 15. Kolordu Komutanlığına “Beraberinde 3.Kol Ordu Komutanı Albay Rafet Bey de bulunduğu halde orada hükümet emrine aykırı hareket eden 9. Ordu müfettişi Mustafa Kemal Paşa yı arkadaşları ile beraber yakalayarak mahfazan İstanbul'a gönderilmesi” emri verilmişti. 15. Kolordunun kahraman ( bugün rahmetli ) komutanı Kazım Karabekir Paşa bu emre itaat etmeyerek bilakis Mustafa Kemal Paşayı ( Atatürk) onunla el birliği yapmak suretiyle himaye etmiştir. Sonraları bu Kolordu ile Kazım Kara Bekir Paşa bütün Ermenistan ı fetih ederek orada Ermeniler ve Ruslarla Yurdun faydasına uygun şanlı anlaşmalar yapmış ve bu suretler de Şark' tan bütün tehlikeleri önleyerek istikrarı tesis etmiştir. Bütün Milli Mücadele boyunca Vatan için büyük kahramanlıklar gösteren bu büyük ölünün önünde saygı ile eğiliriz. Yüce Tanrı rahmetliden hoşnut olsun.